M. Kemal Atatürk devrinde Devlet görevlileri Namaz kılamıyordu

M. Kemal Atatürk devrinde Devlet görevlileri Namaz kılamıyordu

*

 

***

Bu videoda Kadir Mısıroğlu, M. Kemal devrinde yaşamış bir şahıstan işittiklerini naklediyor. Bu şahıs, M. Kemal devrinde devlet vazifesi yapanların Namaz kılamadığını, kılanların ise işten kovulduğunu söylemiş.

Kemalist yalanlarla beyinleri esir alınmış insanlar daha doğrusu kurbanlar, elbette Kadir Mısıroğlu’nun söylediklerine inanmayacaklardır. Ancak yarasalar istemiyor diye hakikat güneşi doğmaktan vazgeçmez. Biz yine de söz konusu hakikati, üstelik daha fazlasını, kemalizmin kurbanı olmuş bu kardeşlerimize bizzat kendi kaynaklarından ispatlayalım.

“Daha fazlasını” diyoruz, zira sadece namaz kılmanın değil, oruç tutmanın da istenmediğini ispatlayacağız.

Malum, M. Kemal’in manevi kızı Afet Inan’ın Arı isminde bir kızı var. Arı Inan, 1974-1978 yılları arasında, Cumhuriyet’in kuruluşuna şahit olmuş meşhur Atatürkçülerle söyleşiler yapmış ve bunu “Tarihe Tanıklık Edenler-Cumhuriyet’in Kurucu Kuşağıyla Söyleşiler” başlığıyla kitaplaştırmıştır. Ne gariptir ki, 70’li yıllar olmasına rağmen, yani Cumhuriyet’in kuruluşundan yarım asır geçmiş olmasına rağmen o tarihe tanıklık eden insanlar konuşmaktan korkmuşlar. Arı Inan bu hususu kitabının “sunuş” kısmında şöyle ifade ediyor:

“Bu çalışma beni hem çok heyecanlandırdı, hem de bazı güçlüklerle karşı karşıya bıraktı. Aşağı yukarı 70 yaşının üstünde olan konuşmacılar, bazı şeyleri açık bir şekilde anlatmak istemediler. Zaman zaman elimdeki teybim, onlar için korkutucu bir alet haline geldi. ‘Onu kapat da öyle anlatalım’ dedikleri çok olmuştur.”

Yani M. Kemal devrinde öyle bir sansür ve baskı uygulanmış ki, bu insanlar yarım asır sonra bile bu baskıyı üzerlerinden atamamışlar ve M. Kemal’in manevi kızının kızı olan Arı Inan’a dahi bazı hakikatleri söylemekten çekinmişlerdir. Ancak yine de kitapta bazı hakikat kırıntılarına rastlamak mümkün. Işte bunlardan biri, Kadir Mısıroğlu’nun söylediklerini tasdik etmektedir.

Sözleriyle Kadir Mısıroğlu’nun naklettiklerini doğrulayan kişi, 1935’te TBMM’ye giren ilk kadınlardan Fakihe Öymen’dir. Öymen, 1941-1949 döneminde Türk Eğitim Derneği başkanlığı yaptı. Aynı zamanda Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Türk Parlamenter Birliği’nin aktif üyelerindendi. Ayrıca M. Kemal’in meşhur sofrasına katılma “şerefine” nail olmuş bir isim Fakihe Öymen.

*

Fakihe Öymen Atatürk, Afet Inan Atatürk Ari Inan, Atatürkün din düsmanligi, M. Kemalin din düsmanligi, chp'nin din düsmanligi, kemalizmin din düsmanligi, Atatürk'ün Islam düs

Fakihe Öymen (ortadaki) Afet Inan ve Şevket Aziz Kansu ile Türk Tarih Kurumu’nun bir toplantısında…

***

Bu hanım, Arı Inan ile yaptığı söyleşide M. Kemal’in ölümünden sonra Cumhurbaşkanı olan Ismet Inönü’nün siyasetini tenkid ediyor ve onun zamanında laiklik mevzuunda M. Kemal’in yolundan gidilmediğinden yakınıyor. Ancak bazılarının zannettiği gibi daha dinsiz bir istikamete doğru gidildiği için değil, dine taviz verildiği için tenkid ediyor.

Aynen alıntılıyorum:

“Atatürk öldükten sonra birçok dostlarımız var ki, Ismet Paşa zamanında oruç tutmaya kalktılar, Ismet Paşa zamanında namaz kılmaya kalktılar. Kusurumuz, laikliği memlekete yayamadık.”[1]

Aynı sohbetin devamında ise şöyle diyor:

“Atatürk öldüken sonra Ismet Paşa aynı yoldan (yani dinsizlik yolundan: Kadir Çandarlıoğlu) yürümüş olsaydı, bugün her şey bambaşka olurdu. Ne laiklikte, ne kadın haklarında, ne şunda ne bunda Ismet Paşa Atatürk’ün yolundan yürümedi. Açıkçası bu.”

Ve eşi Edip Öymen hemen ekliyor:

“Namaz kılıp oruç tutmaya başladılar. Neydi o demin söylediğimiz Iktisadi Kamu Teşekkülü’ndeki Sadreddin Bey, namaz kılıp, oruç tutuyor evinde yapsa ibadetini neyse de.”[2]

Şu cehalete bakar mısınız… Çalışan bir insan öğle namazını nasıl evde kılar veya oruç nasıl evde tutulup iş yerinde tutulmaz çok merak ediyorum doğrusu…

Kısacası M. Kemal devrinde devlet görevlilerinin namaz kılıp oruç tutmaları istenmiyordu. Ve biz bunu bir kemalist kaynaktan ispatladık. Mevzu bu kadar açık olduğu halde hala o devri müdafaa eden varsa, kusura bakmasın, ya cahildir, ya da gavurdur. Bunun başka bir izahı yok.

Fakihe Öymen Atatürk, Afet Inan Ari Inan Atatürk, din düsmanligi, M. Kemalin din düsmanligi, chp'nin din düsmanligi, kemalizmin din düsmanligi, Atatürk'ün Islam düsmanligi, m.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Arı Inan (M. Kemal’in manevi kızının kızı), Tarihe Tanıklık Edenler-Cumhuriyet’in Kurucu Kuşağıyla Söyleşiler, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2017, (Iş Bankası’nın 1. baskısı 2011. Çağdaş Yayınları 1. baskısı 1997), sayfa 434.

[2] Arı Inan (M. Kemal’in manevi kızının kızı), Tarihe Tanıklık Edenler-Cumhuriyet’in Kurucu Kuşağıyla Söyleşiler, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2017, (Iş Bankası’nın 1. baskısı 2011. Çağdaş Yayınları 1. baskısı 1997), sayfa 445, 446.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

M. Kemal Atatürk Yolsuzluklara Göz Yumdu Mu?

M. Kemal Atatürk Yolsuzluklara Göz Yumdu Mu?

*

kemal-atatc3bcrk-kilic-ali-milli-mc3bccadele-kurtulus-savasi-bursa-muhittin-hacim-mayo-deniz1

M. Kemal ve Kılıç Ali…

***

Bern Büyükelçiliği, Ziraat Bankası Genel Müdür müavinliği, 2. ve 3. dönemlerde TBMM’de Bolu ve Gümüşhane milletvekilliği yapmış olan Cemal Hüsnü Taray bir gün arkadaşlarına M. Kemal’in etrafındaki serserilerden şikayet etmiş ve onu bu serserilerden kurtarmak lazım geldiğini söylemiş. Ancak çok geçmeden, birisi onu M. Kemal’e ispiyonlamış. Bunun üzerine M. Kemal, Cemal Hüsnü’yü çağırtmış ve kendisine o serserileri niçin etrafında bulundurduğunu izah etmiş. Cemal Hüsnü, M. Kemal ile aralarında geçen bu konuşmayı Şevket Süreyya Aydemir’e şöyle anlatmış (kısalttık):

“M. Kemal: Ama diyeceksin ki, o halde bu adamlar ne? Hah! Onlar da bana yarar. Çünkü benim yanımdaki yakınlık o kadar kolay iş değildir ve siz bu işleri yapamazsınız. Onun için de hiç üzülmeyin, kurtarmayın da beni, gene bu serseriler benim etrafımda kalsın. Çünkü ben, bunlara bağırırım, çağırırım, önüne bir şey atarsın işte geçinir gider. (Kemal Sunal’ın ‘Şark Bülbülü’ adlı filmindeki ‘Mazlum’u hatırladım! : Kadir Çandarlıoğlu) Hatta bunların, ben yarın gözlerimi kapayınca sokakta kalmasını da istemem” demiş.

Bu konuşmayı Cemal Hüsnü’den nakleden Şevket Süreyya Aydemir, şöyle devam ediyor:

“Hakikaten Kılıç Ali’nin benim çıkarttığım dosyaları arasında çok çirkin suiistimalleri vardır. Ermenilerle bilmem nelerle filan. Celal Bayar bile. O sahte şirkete giriyorlar. Yani bu Şekerci Hayri diyoruz değil mi? Şekerci Şirketi. Yani getiren satan alan, her şeyi yapan ve dahildeki istihsalatı (üretimi) da kısan. Dört fabrika var. Yeni şeker fabrikası yaptırtmıyor Kazım Taşkent, çünkü diyor Türkiye ancak bu kadarını kaldırır, diyor.”

Şevket Süreyya’nın bu sözleri sıradan bir insanın sözleri gibi telakki edilemez. Çünkü o bu işleri bilen birisi. Nitekim 1930-1936’da Ankara Belediyesi Iktisat Müdürlüğü, 1936-1938’de Ankara Ticaret Lisesi Müdürlüğü, 1947’de ise Iktisat Vekaleti (Bakanlığı) Sanayi Tetkik Heyeti Reisliği yapmıştır.

Şevket Süreyya Aydemir, yapılan suiistimalleri M. Kemal’in ölümünden sonra nasıl ortaya çıkardığını, M. Kemal’in manevi kızı Afet Inan’ın kızı olan Arı Inan’a şöyle anlattı:

“Işte burada demek istediğim o ki, Atatürk’ün etrafında suiistimal şebekelerini bilerek çıkardım. Sonunda bunları ara dedikleri zaman, gayet seri bir şekilde suiistimalleri çıkardım. ‘Tec’ diye bir şirket. Mevcut değil.

Arı Inan: Ne şirketi o?

Ş.S.Aydemir: Işte Tecim bilmem ne ithalat ihracat filan. Şekeri de o ithal ediyor güya. Tohum, gübreler bilmem neler, şeker makineleri filanlar. Halbuki bu şirketin hepsi hepsi bir garsoniyeri var. O da Siirt mebusu Mahmut Bey’in evi. (Mahmut Soydan, Milliyet Gazetesinin kurucusu ve M. Kemal’in refakat zabiti: Kadir Çandarlıoğlu) Şimdi onun yerinde, hani Philips var ya! Oradaydı. Benim memur ettiğim bu tahkikata ki, sonra Ticaret Bakanı oldu. Yeni gelmişti Isviçre’den, istedim ki, daha hiç işlere karışmamış, ama tahsili yerinde insanları bunlara memur edeyim, acemi bunlar. Sonra müsteşar oldu, diğer biri Etibank Genel Müdürü oldu, intihar etti. Neyse. Bunu memur ettim. ‘Ben yapamam’ dedi. Hiç telaş etme, dedim, gayet basit. Kazım’a götürdüm, bir oda tahsis edin, dedim. Bu burada çalışacak. Ne derse vereceksiniz. Üç ay sürdü araştırması, ama bu kadar bir rapor çıktı. Bir de baktık sahte bir şirket var ortada, ama bu işlerin hepsini Şeker Şirketi yapıyor, kârı Tec şirketine gidiyor. Tec şirketinde Celal Bayar (M. Kemal’in son başbakanı: Kadir Çandarlıoğlu) da hissedar. Bir günde lağvettim. ‘Alakası yok, sahtedir, mahkemeye vereceğim’ dedim. Kendileri lağvetmeye mecbur oldu. Çünkü muamele de yok, defter de yok ortada. Daha neler neler. Kumar borçlarını yazmışlar devlet parasına. Bu gibi işleri ben meydana çıkardım.”[1]

*

m. kemal atatürk nuri conker, yolsuzluk atatürk yolsuzluk

M. Kemal ve en samimi arkadaşlarından Nuri Conker…

***

TBMM’de 5 dönem milletvekilliği yapmış olan CHP’li Ferit Celal Güven ise M. Kemal’in (etrafındaki) en sevdiği arkadaşlarından Nuri Conker hakkında “O da biraz yolsuzluklar yaptı” demiştir.[2] M. Kemal’in Genel Sekreterliği’ni yapmış olan Hikmet Bayur da, Arı Inan’ın bu “etraf” hakkındaki sualini şöyle cevaplandırıyor:

“Atatürk’e bağlıdırlar şüphe yok. Ama ticaret yapar, şu yapar bu yapar. Onu mu söylüyorsunuz?(…) Conker ölmüştü bir defa, Atatürk’ün yakınları olarak Kılıç Ali vardı. Fuat Bulca, Cevat Abbas, Cavit, Recep Zühtü işte bunlar. Yani bunların içinde ticaret yapan, zengin olanlar olmuştur.”[3]

Yani M. Kemal’in etrafındaki “serseriler” yolsuzluk yaptı, fakat o bunları yanından uzaklaştırmadı. Hatta uzaklaştırmak isteyenlere de karşı çıktı. Mesele gayet açık. Tek Parti devrinde yapılan yolsuzluklara dair anlatılacak daha çok şey olmasına rağmen, bazılarının uykusunu kaçırır düşüncesiyle şimdilik bu kadarıyla iktifa ediyoruz!..

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Arı Inan (M. Kemal’in manevi kızının kızı), Tarihe Tanıklık Edenler-Cumhuriyet’in Kurucu Kuşağıyla Söyleşiler, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2017, (Iş Bankası’nın 1. baskısı 2011. Çağdaş Yayınları 1. baskısı 1997), sayfa 304, 305.

[2] Arı Inan (M. Kemal’in manevi kızının kızı), Tarihe Tanıklık Edenler-Cumhuriyet’in Kurucu Kuşağıyla Söyleşiler, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2017, (Iş Bankası’nın 1. baskısı 2011. Çağdaş Yayınları 1. baskısı 1997), sayfa 93.

[3] Arı Inan (M. Kemal’in manevi kızının kızı), Tarihe Tanıklık Edenler-Cumhuriyet’in Kurucu Kuşağıyla Söyleşiler, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2017, (Iş Bankası’nın 1. baskısı 2011. Çağdaş Yayınları 1. baskısı 1997), sayfa 381.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Yargıtay üyesi Abdullah Yaman’dan Kemalistlere TOPTAN CEVAP LAHİYASI

Yargıtay üyesi Abdullah Yaman’dan Kemalistlere TOPTAN CEVAP LAHİYASI
*

kemalist-inkilaplar-kemalizim-atatc3bcrk-devrimleri-ibrahim-c3b6zdabak-karikatc3bcrc3bc-cakma-kurban-olayim

***

9 KASIM 2017 günü sosyal medya hesabından yayınladığı, (bizim ise 13 Kasım günü sitemizde naklettiğimiz) “Zorunlu ibadete hayır” başlıklı yazı ile büyük tartışmalar yaratan Yargıtay üyesi Abdullah Yaman sözkonusu yazı sebebiyle verilen sözde cevaplara yine sosyal medya hesabından “Toptan cevap layihası” başlıklı bir yazı ile cevap verdi.

İşte o yazı

TOPTAN CEVAP LAHİYASI

Bir önceki yazımızda, Kemalist mü’minleri teşhis için biyometrik fotoğraf çekmeye çalıştık…

Malum, biyometrik fotoğraf tekniği, fotoşop uygulamasına müsaade etmediği için görüntü neyse birebir yansıtmak durumundasınız…
Bir muhalefet partisi milletvekilinin “Atatürk’e saldırıyor” şeklinde tezvirat yapması ve müteakiben ODA TV ve SÖZCÜ gibi nefret satarak geçim temin eden basının aynı çarpık başlıkla haberleştirmeleri üzerine komut alan ne kadar meczup, tinerji ve balici(1) varsa çekirge sürüsü misali saldırmaya başladılar…

Bendeniz fotoğrafla teşhis koymaya çalışırken, birbirinden iğrenç tepkileriyle MR, Tomoğrafi, Röntgenlerini de çektirerek kendilerine konulan teşhisi teyit etmeye başladılar…

Allah için, akıl, fikir, zeka içeren bir şey söyleseler gam yemeyeceğim… Hakaret, küfür ve tehditten öte karşı tez getiremediler…
Silerek, engelleyerek korunmaya çalıştıysam da muvaffak olamayınca, bıraktım… Hem böylelikle bu mahlukatın şişede durdukları gibi durmadıklarını cümle alem görsün istedim…

Galiz küfürleri aktarmaya edebim elvermiyor… En naif tepkileri ise “defol git bizim ülkemizden” oldu…
Adamlar haklı… Yıllardır toplumun diğer kesimleriyle ev sahibi-kiracı ilişkisi içinde yaşamaya alışmışlar…
Ne yalan söyleyeyim; bir müddet tefekkürden sonra acımaya başladım…
Esasında bu saldırganların her birinin çaresiz müfredat mağduru olduklarının idrakine vardım… Eğitim marangozlarının tornalarından şekillenip piyasaya salınmışlar… Tefekkür etme, sorgulama, analitik düşünme gibi ameliyelerle hiç işleri olmamış…
El’an serumlandıkları ODA TV ve SÖZCÜ ile aralarında simbiyotik bir ilişki kurulmuş… Karşılıklı olarak nefret alışverişinde bulunarak birbirlerinin gazlarını alıyorlar… Adeta itikafa girdikleri bu ODA’nın ne çıkışı ne de camı/penceresi mevcut… Boyunları tutulurcasına izledikleri TV den hep aynı ezberler pompalanmış…

Din tanımlamasına kızmışlar, ama ertesi gün Anıtkabir’de sözlerimi teyit eden bir kanaat önderinin sözlerini görmezden gelecek kadar sağır rolüne yatmışlar…

Abdullah Yaman’ın burada tam olarak kimi kastettiğini bilmiyoruz, lakin bu görüntüler de her şeyi açıkça ortaya koyuyor…

***

Allah şifa versin demekten öte diyecek bir şey bulamıyorum…Dikkatimi çeken bir diğer husus ise özellikle Yargıtay üyeliğime yapılan vurgu idi… Öyle ki, günde 1.25 TL bedelle Kemalist gazı almakla görevli SÖZCÜ gazetesi, açıklamayı Yargıtay’da yapmışım gibi bir tezviratla kurumsal refleksi tahrik etmeye çalışmış…

“Efendiler”, bendenizin yazıyı paylaştığı profilde sıradan bir ilkokul resmi yer almakta… Yargıtay üyesi veya hakimlik yaptığıma dair en ufak bir tanıtıcı bilgi yer almamakta… Buna rağmen ne diye Yargıtay’ı bu işe bulaştırırsınız ki?
İşin ilginci, muhalefet partisi milletvekilinin ve dolayısıyla haberi ondan aktaran her iki haber kanalının da Cumhurbaşkanını göreve çağırmış olmalarıydı… Hani, şu sık sık yargıya müdahale etmekle itham ettikleri Cumhurbaşkanını…
Demek oluyor ki, söz konusu düşman tasfiyesi olunca ilkeler bir süreliğine tatile çıkabiliyormuş… Doğrusu, her taraflarından ilke/tutarlılık akan bu odaklara şapka çıkaracağım, çıkarmasına ama bu sefer de “şapka kanununa muhalefet etti “ diye linç edeceklerinden endişeleniyorum…
İşin bir başka yönü de yalan ve iftiradan beslenmeleriydi…
Kemalist medya unsurları ile sosyal medya leşkerlerinin üzerinden tepindikleri en büyük yalan ise benim korkuya kapılarak “yazdıklarımı silmiş” olmam hadisesiyle ilgiliydi…

“Efendiler” haklı olduğum hiçbir tezde, geri adım atmam söz konusu dahi olamaz…Sosyal medyaya sürdüğünüz cihatçılarınıza psikolojik destek sağlamak için yalan dolana ihtiyacınız olabilir ama lütfen benim üzerimden yapmayın… Bakın, bu kez yalanınızın yürürlük süresi yatsıyı bile bulmadı…

Anlaşılan o ki, düşünce (içinden geçirmek) hürriyetine sonuna kadar saygılısınız… Lakin düşünceyi ifade etme hususuna gelince; kadı kızında da görülebilecek bir takım kusurlarla mamulsünüz…
Gelelim esas mevzuya, yani Atatürk’e saldırıp saldırmadığım meselesine…
Sıffin savaşında mızraklarının ucuna Kuran sayfaları taktıktan sonra Hz. Ali taraftarlarına yönelik “bunlar Kuran’a saldırıyor” diyen uyanıklardan zerre miktarınca farkınız yok…
Hazine arazisine inşa ettiği gecekondusunu yıkımdan kurtarmak için Atatürk maskı ve bayrakla çatıya çıkan oportünistler ne kadar samimi ise siz de o denli içtensiniz…
Özetle, sizin dünyanızdaki Atatürk, dünyevi çıkarlarınızı korumak için sağa sola salladığınız bir sopadan öte fonksiyon ifa etmiyor…
“Efendiler”… Yazılarımı 10 amperlik bir IQ nün algılayacağı üslupta yazıyorum…

Bir zamanlar idolleştirdiğiniz mütekait baro başkanınızın bile anlayamamış olmasına ne demeli, bilemiyorum…
Dünyanın en iyi sondaj makinalarını seferber etseniz, tüm arkeologları göreve de çağırsanız bir önceki yazımdan size ekmek çıkmayacağını bilmeniz gerekir…
Sair kesimlerin size uzattıkları elle ilgili; reddiyeci, alaycı tavrınız ile “dinler arası diyalog” çabalarına da sekte vurdunuz 🙂)
İyisi mi; “Lekum diniküm veliye din”

(1) Seviyeli tepki ve eleştiride bulunanları yukarıdaki tabirlerden tenzih ederim.

Abdullah Yaman

***

Helal olsun…

.

 

Zorunlu Kemalizm Ibadetine HAYIR!

Zorunlu Kemalizm Ibadetine HAYIR!

*

Abdullah Yaman, zorunlu kemalizm ibadetine hayir, olmasaydin olmazdik demek. atatürk 10 kasim,

Yargıtay Üyesi ve Hukuk Genel Kurulu Başkan adayı Abdullah Yaman:

ZORUNLU İBADETE HAYIR

Öteden beri Kemalizm’in bir ideoloji olduğu söylenir ama esasında kendine özgü ritüel, ayin ve törenleri olan bir dindir, tespitinde bulunsak yanlış tanımlamış olmayız, herhalde… Hemde hiçbir dine nasip olmayan “resmi devlet dini” olma ayrıcalığını da bünyesinde barındırarak…

İyi de adamlar sabah akşam bilimsellik, aydınlanmacılık, pozitivizm üzerine nutuk irat ediyorlar, nasıl olur da din şeklinde tanımlayabilirsin, yolunda bir soru akla gelebilir…

Müsaadenizle özetleyelim:

Asırlardır ahlak, fazilet ve kısacası her türlü meşruiyeti din üzerinden içselleştiren bir topluma; hadi bakalım bundan böyle seküler-laik takılacaksınız demekle sonuç alamazsınız…

Hani “çivi çiviyi söker” diye bir tabir var ya kanaatimce en büyük sosyolojik gerçeğe işaret eder… Yıllardan beridir her şeyi din üzerinden okuyan bir toplumu dönüştürmek için eski alışkanlıklarını da hesaba katarak ikame bir takım ayin ve ritüelleri devreye sokmak suretiyle, amacınıza ulaşabilirsiniz…

“GURUR DEVŞİRDİLER”

Türkiye’deki Kemalist elit de dersini iyi çalışarak, sistemin bekasını Atatürk’ün ömrüyle sınırlandırmamak için kendince çok yerinde tedbirlerle yola koyulmuştur…

Öncelikle sair türbe ve tekkelerin kapısına kilit vurarak hepsinin toplam yüzölçümünden daha fazlasını Anıtkabir adı altında Atatürk’ün mezarına tahsis ederek, merkezi bir kutsal mekan ihtiyacına cevap verdiler…

Böylelikle, Türklerin atası olarak soyadlandırılan bir insan için; Orta Asya, Selçuklu ya da Osmanlı mimari tarzı yerine, Antik Yunan tapınaklarını andırır bir mezar yaparak, Kemalettin Kamu’nun “Kabe Arabın olsun, bize Çankaya yeter” temennisinde dile getirdiği ikame bir “umre/hac” mekanına dönüştürdüler…

Sair türbe ve kabirlerde dua edenler, bilimsellik namına ti’ye alınırken, milli bayram ve anma törenlerinde bir nevi içtima alanına çevirdikleri Anıtkabir’deki cemaat mevcudiyeti istatistikleri üzerinden gurur devşirdiler…

“Aydınlanmacı” ne kadar Kemalist kurum ve STK varsa, özel cübbe ve kisveleri içinde Anıtkabir ziyaretlerinde bulunarak mekanı bir nevi “ATA’ya şikayet” mercii haline getirdiler…

İslami cenahta çocukları dine ısındırmak için camilerde oyun parkı kurulması fikri galebe çalarken, Kemalist müminler ibadethanelerinin mehabetini/saygınlığını bozar endişesiyle bu masum talebe bile ayak direyerek kutsalına sahip çıkma noktasında diğer dindarlara nal toplattılar…

Bir yandan (haklı olarak) zorunlu din derslerine karşı çıkarlarken, diğer yandan resmi kurum ve kuruluşları temsil makamında olanlar yönünden anıtkabir törenlerini bir nevi zorunlu ibadet haline getirerek insanları Kemalizm dininin münafıklık (riyakarlık) safına itmenin hazzını yaşayarak, ardından ti’ye alıp makaraya sardılar…

Tüm resmi zevatın Ankara’ya gelerek bu ayine iştirak etmesinin imkansızlığından hareketle, taşradaki yerleşim birimlerine endüstriyel heykeller dikerek kamu görevlilerinin bulundukları yerdeki bu ayin mekanlarında yarı beline (rükuya) kadar eğilerek ibadet etmelerine “olanak” sağladılar…

“’OLMASAYDIN OLMAZDIK’ SÖYLEMİ”

Yetmedi, apartman kat malikleri toplantılarına varıncaya dek, bütün toplantı ve oturumlarda gündemden evvel “saygı duruşunu” bir nevi işin olmazsa olmazı yani besmelesi haline getirdiler…

İslam inancındaki “her şeyin peygamberin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı” tezini karşılarcasına, “olmasaydın olmazdık” söylemiyle işi takva boyutuna vardırdılar…

Henüz yaşamakta olan ve dolayısıyla, işitme ve görme duyusunu yitirmediği için; üzülen elem ve kedere garkolan bir cumhurbaşkanına hakaret edebilmeyi kişisel özgürlük adına savunurken, 80 yıl önce vefat etmiş 1. Cumhurbaşkanımız hakkında en ufak bir eleştirinin hapisle sonuçlanması yolunda fikri takipte bulunmayı ihmal etmediler…

Yarın 10 Kasım… Bilindik sahneleri tekraren yaşayacağız… Saat 09:05 te yollarda seyreden vatandaşların bir kısmı kontak kapatarak çaldıkları klaksonlarla anma ritüeline iştirak ederken; trafiğin kapanması nedeniyle hareketsiz kalmak zorunda kalan tüm araç sürücülerinin atalarına ne denli sadık olduklarına dair “özel” haberlere boğulacağız…

Atatürk’ün son nefesini verdiği yatağın başucundaki askerimiz, yüzüne zoomlanan kameraları hayal kırıklığına uğratmayarak, gözlerinde yuvarlanan yaşları yerçekimine emanet edecek…

Yalnızca bu mu? Sağ olsunlar bizim Kemalistler yeni bir din icat ederken hurafeleri de ithal etmeyi unutmamışlar…

Damal dağı gölgesinden oluşan Atatürk silueti ve kendiliğinden bir araya gelerek ATA’ya benzer bir görüntü veren bulut “mucizeleri” üzerinden iman tazeleyecekler…

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama yazı fazla uzamasın diye mevzuyu bir yerde bağlamak zorundayım…

Türkiye’de öteden beri dinde reform çağrısı yapan Kemalist’lerin kendi dinlerinde en ufak bir tadilat yapmaya niyetleri yok… Öyle ki, Yontma Kemalizm çağından, Cilalı Kemalizm sürecine evirileceklerine dair en ufak bir umut ışığı dahi görememekteyiz…

Ne var ki, kendileri muhalefette olsa dahi dinlerini iktidarda tutan bir koruma zırhına sahipler… Dogmatik olmakla itham ettikleri sair dinler bile kendi içinde ciddi tartışmalar yaşarken; anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez” zırhıyla kaplı olan bir dine mensup olmanın konforunu yaşamaya devam edecekler…

Biliyorum, bunları dillendirdiğim için çok öfkeleneceksiniz ama biz burada resim yada tablo çizmiyoruz… Yalnızca yüzünüze ayna tutup biyometrik fotoğraf çekiyoruz…

Rahatsızlık veren bir şey varsa bilin ki, anakronik portrenizdir…

***

Tek kelimeyle HELAL OLSUN!

.

Milliyetçilik: Bir Din

Milliyetçilik: Bir Din

*

carlton j.h. Hayes Milliyetcilik Bir Din, Islamda milliyetcilik, Irkcilik, Hz. Peygamber hadis milliyetcilik irkcilik, kemalist devrimler, kemalist inkilaplar,

***

Milliyetçilik üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan “Milliyetçilik: Bir Din” kitabının yazarı Carlton J. Hayes, kitabın başlığından da anlaşılacağı üzere milliyetçiliğin bir Din olduğunu belirtmektedir. Kitabının “Dini Simgeler ve Savaşçı Taassup” başlıklı bölümünde, Fransız ihtilaliyle ortaya çıkan milliyetçiliğe dini simgelerin nasıl eşlik ettiğini anlatıyor. O bölümü biraz kısaltarak buraya alıyoruz. Ancak bu bölümü okurken hatırınıza ister istemez M. Kemal’in yaptığı inkılaplar gelecektir. Mesela camilerin yıkılması, Cuma günü tatilinin pazara kaydırılması, ulusal bayramlar, takvim, “medeni” kanun, seküler anayasa, kemalist rejime boyun eğmeyen alimlerin darağaçlarında sallandırılması, Vahiy yerine Aklın kutsallaştırılması vs. vs. gibi…

Buyrun:

“Fransa’da milliyetçiliğin devrimci ilerleyişine, yarı-dini simgeler eşlik etti. 1789’da, Paris’in kırmızı ve mavisi, Burbon krallığının da beyazı alınıp üç renkli milli bir bayrak teşkil edildi. Her yılın 14 Temmuz günü, hem Bastil’in yıkılışının ve hem de Paris Federasyonu şenliğinin yıldönümü olarak kutlandı. 1792’de Rouget de Lisle tarafından bir milli marş bestelendi ve bu marşı ilk defa, monarşiyi yıkmak için Marsilya’dan Paris’e gelen asker bandosu çaldı. Diğer simgeler de ortaya çıktı: hürriyet kasketleri, Firikya kasketleri, Roma asaları, hürriyet ağaçları, vatanseverler için uzun pantolonlu üniformalar, anavatana sunaklar.

Insan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi, bir milli ilmihal muamelesi gördü ve 1791 Anayasası tarafından ona iman edilmesi emredildi. Onun üzerine yemin etmeyi reddedenler, sivil aforozla cemaatten atıldı ve ona sadakat yemini eden yabancılar mü’minler safına kabul edildi ve azizler kominyonuna dahil edildi. Millet Meclisinin 1791 güzündeki ilk oturumunda, “Oniki yaşlı adam Anayasa Kitabı’nı araştırma ayinine girdiler. Başlarında, iki eliyle kitabı tutup göğsüne bastıran arşivci Camus olmak üzere, yavaş ve ölçülü adımlarla Fransızların yeni Kutsal Kitabı’nı taşıyarak döndüler. Bütün milletvekilleri ayağa kalkarak şapkalarını çıkardılar. Camus, vecdle gözlerini aşağıya indirdi. Aynı Meclis, “Bütün komünlerde, anavatana bir kurban taşı dikilmesini ve üzerine de Haklar Beyannamesi’nin ve ‘Vatandaş vatan için doğar, vatan için yaşar ve vatan için ölür’ yazısının yazılmasını” emretti. Iki yıl önce, Strasburg’da, bir papaz, piskopos ve haham tarafından bir ‘medeni vaftiz’ ayini yapılmıştı. Bunun ardından, ‘medeni nikahlar’ ve ‘medeni cenaze merasimleri’ geldi ve nice asker vatandaşın mezar taşına şu kitabe koyuldu: ‘Vatan için öldü’!

Öncelikle yeni milliyetçilik diniyle Fransa’nın geleneksel Hıristiyan dinini -Hıristiyanlıktan taviz vererek- uzlaştırma teşebbüsünde bulunuldu. Devletin mali faydası nedeniyle kilise mülklerinin müsaderesi, teorik olarak telafi edildi ve 1791’de yürürlüğe konulan Din Adamları Sivil Tüzüğü ile Kilise milli devlete zincirlenmiş oldu. Sivil Tüzük’e göre, papaz ve piskoposlar halk tarafından seçilecek, maaşlarını devlet verecek ve Papa’ya yalnızca ismen bağlı olacaklar ve yeni düzenlemeye bağlılık yemini edeceklerdi.

Ancak, bu uzlaştırma başarıya ulaşmadı. Kilise mülkünün müsaderesini, manastırların ezilmesini, Avignon’un işgalini protesto etmiş olan Papa 6. Pius, Sivil Tüzük’ü kınayarak Fransız din adamlarının kendilerinden istenen yemini etmelerini yasakladı. Yemini edenler aforoz edildi. (..) Böylece, Fransa’daki Katolik Kilisesi ikiye bölünerek ve Hıristiyan aleyhtarı devrimcilerin saldırısına maruz kaldı. Sivil Tüzük’e muhalefet etmiş ve ancak baskı altında imzalamış olan kral, Paris’teki fiili mahpusluğundan boş yere kaçmaya çalıştı. Geri getirildi ve bir yıl kadar sonra, dış savaşın ve Paris ayaklanmalarının ortasında, devrimci Cumhuriyetçiler tarafından tahtından alaşağı edilip idam edildi.

Yeminsiz papazların umacakları hiçbir merhamet kalmamıştı artık: ya giyotine gönderildiler ya da yurt dışına kaçtılar. Yeminli din adamları bile zan altındaydı. 1793 Eylül’ünde, Hıristiyan Pazar’ının kutlanmasını gözden düşürmek maksadıyla, Cumhuriyetçi Milli Konvansiyon, her ayın onuncu gününün tatil günü ve yıl sonundaki beş günün de milli bayram haline getirildiği yeni bir takvimi hükme bağladı.

1793 Kasım’ında, sair Marie-Joseph de Chenier, Konvansiyona, devletin dini olarak resmi milliyetçilik kurumunun kabul edilmesini teklif etti. ‘Cumhuriyetin evlatlarını tepelerine binen teokrasi boyunduruğundan kurtarın’ diyordu de Chenier, ‘…Peşin hükümsüz ve Fransız milletini temsile layık olan sizler, tahtından indirilmiş batıl inançların enkazı üstünde, ne mezhep ve ne de esrar barındıran, tek doğması eşitlik olan, vaizlerin kanun koyucularımız ve piskoposları da hakimler olan; insanlık ailesinin tütsüsünü ancak -herkesin annesi ve ilahı olan- sunağında yaktığı yegane evrensel dinin nasıl kurulacağını sizler bileceksiniz.’ Iki gün sonra, Paris Katolik Piskoposu, ‘Hürriyet ve kutsal eşitliğe ibadetten başka hiçbir toplu ibadetin artık kalmaması gerekir,’ açıklamasını yaparak, Hıristiyanlıktan irtidat ettiğini duyurdu. Üç gün daha sonra ise, Notre Dame katedralinde büyük bir coşkuyla ‘Akla’ tapınma ayinleri başlatıldı.”[1]

***

NOT: Günümüze kadar bozulmadan gelmiş olan Islam’ı, tahrif edilmiş Hıristiyanlık ile asla kıyaslamıyoruz. Fransız devrimciler, tahrif edilmiş bir dine savaş açmışlar, kemalistler ise 1400 yıldır Allah Teala’nın korumasında olan Islam’a…

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Carlton J. Hayes, Milliyetçilik: Bir Din, (Tercüme eden: Murat Çiftkaya), 2. Baskı, Iz Yayıncılık, Istanbul 2010, sayfa 70-72.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Atatürk Türk Alfabesi mi getirdi yoksa Latin Alfabesi mi?

Atatürk Türk Alfabesi mi getirdi yoksa Latin Alfabesi mi?

*

harf-inkilabi-islamdan-uzaklastirmak-atatc3bcrk-inkilaplari1

***

Bu başlığı okuyan aklı başında herkesin keyifli bir kahkaha attığını tahmin edebiliyorum. Ama ne yapalım… Şu anda kemalistlerin seviyesi maalesef bu. Birileri çıkmış, M. Kemal’in Latin değil, Türk Alfabesi getirdiğini söylüyor. Sebebi ise Latin alfabesindeki “Q”, “W” ve “X” harflerini almamasıymış. Bu saçmalığı ortaya atanlar ve buna kananlar, hiç mi kendilerine “peki ama alınan diğer harfler Latin harfleri değil mi?” diye bir sual sormuyor… Kadir Mısıroğlu’nun çok sevdiğim bir sözü var; “Kemalist demek; mantıkla alışverişi kesmiş adam demektir” diye… Hakikaten öyle. Ha, bir de, “Ç”, “Ş” ve “Ĝ” harfleri latin alfabesinde olmadığı için M. Kemal’in getirdiği Türk alfabesiymiş!.. Hay Allahım… Bu harfler latin alfabesine aid, yalnız burada Türk dilindeki bazı sesleri karşılamak için Latin alfabesindeki “C”, “S” ve “G” harflerine “Diyakritik işaretler” eklenmiş, hepsi bu. Yoksa tamamen “özgün” harfler geliştirilmemiştir. Eğer öyle olsaydı, bu iddia sahiplerinin Osmanlı’da kullanılan alfabeye de Türk Alfabesi demesi icab ederdi. Zira Türk dilindeki bazı sesleri karşılamak için Osmanlı’da kullanılan alfabeye de Arap Alfabesi’nde bulunmayan “Pe”, “Çim” ve “Je” harfleri eklenmişti. Ancak buna yine de Arap Alfabesi denir.

Bu neredeyse bütün ülkelerde böyledir.

Mesela fransızcada “Özel” anlamına gelen “Sp-é-cial” kelimesindeki -é- harfi almancada yoktur. Buna mukabil almancada “Değişim” manasına gelen “-Ä-nderung” kelimesindeki -Ä- harfi de fransızcada yoktur. Aynı şekilde almancada “Bahar” manasına gelen “Fr-ü-hjahr” kelimesindeki -ü- harfi de ingilizcede kullanılmaz. Ama bütün bu devletler Latin alfabesi kullanıyor.

Bunun Latin alfabesi olduğunu kemalistler de bal gibi biliyor. Bilmemeleri imkansız. Nitekim M. Kemal, Dolmabahçe Sarayı’nda verdiği bir davette, bunun “Latin Alfabesi” olduğunu misafirlerine ifade etmiştir.

*

Atatürk harf devrimi, M. Kemal harf inkilabi, Atatürk türkcü mü, Atatürk milliyetci mi, M. Kemal milliyetci mi, Atatürk latin harfleri, Atatürk latin alfabesi, M. Kemal latin alfabesi, Atatürk Türk alfabesi,.jpg

[1] no’lu dipnot ile alakalı… Nuri Ulusu’nun hatıratında bahsettiği hadise…

***

Bunu biz değil, onun Kütüphanecisi Nuri Ulusu hatıralarında söylüyor. Üstelik bu hatırat, son zamanlarda “Atatürkçü” rolü yapan Ahmet Hakan’ın patronu Aydın Doğan’a aid “Doğan Kitap” Yayınları’ndan çıktı. Bu hadiseyi Nuri Ulusu hatıralarında şöyle anlatır:

“Bir yaz gecesi Dolmabahçe Sarayı’ndayız. Müthiş bir davet vardı. Diplomatlar, mebuslar, gazeteciler, ticaret mensubu kişiler, yabancı elçilik mensupları velhasıl bayağı kalabalık bir topluluğu davet etmişti.

Davet sebebini en başta ben olmak üzere üç beş kişiden başka kimse bilmiyor ve herkes merak ediyordu.

Hazırlık yeni Türk harfleriyle ilgiliydi. Ben gündüzden büyük salonun bir köşesinde bizim meşhur karatahtamızı, tebeşir ve silgimizi hazır etmiştim önüne de bir perde çekerek kapatmıştım.

Davet masalarda, bar bölümünde, tüm haşmetiyle sürüyordu, içkiler su gibi akıyordu. Belli bir zaman sonra Atatürk’ün talimatıyla misafirler yavaş yavaş büyük salona doğru yönlendirildiler, herkes ne olduğunu bilemeden salonu doldurmaya başladı. En son kişi de gelince, Atatürk oturduğu koltuktan ayağa kalktı, aniden ciddileşti, yüzü gerildi ve davetlilere dönerek ‘Şimdi tarihi bir olaya şahitlik edeceksiniz’ dedi ve benim hazırladığım bölüme gelerek perdenin ipini çekmesiyle koca kara tahta ve yanında ben ortada kalıverdik. Tebeşiri eline aldı ve ‘Latin Alfabesinin ilk harfi bu’ diye bağırarak A harfini tahtaya yazdı. Arkasındanda B-C-D diye devam ediyor ve tüm davetlilere de koro halinde tekrar ettiriyordu. Bu böyle bir müddet devam etti. Salonda o içkili, sesli, eğlenceli hava, yerini büyük bir sessizliğe bırakmıştı. Sadece Atatürk’ün sesi ve harfler duyuluyordu. Müthiş bir manzaraydı bu.

Yabancılarsa önce biraz dinlediler, ama sonra sıkılmış olacaklar ki dışarı çıkıp, sonra tekrar giriyor ve vaziyeti idare ediyorlardı. Bilahare imtihan başladı. Tüm misafirleri, diplomatları tek tek tahtaya davet ediyor Latin harfleriyle adlarını tahtaya yazmalarını istiyordu.”[1]

Evet… Mesele bundan ibaret. Böylece son zamanlarda sıkça dile getirilen bir kemalist yalan daha itinayla çürütülmüştür… Kemalistlerin “Türk alfabesi” getirdiklerini söylemeleri, halkı aldatmak ve gavur alfabesinin kabulünü kolaylaştırmak istemelerinden kaynaklanmıştır. Bunun sebeplerini ve misallerini bir yazımızda zikretmiştik, ordan bakılabilir.[2] Siz hiç HDP’nin Müslüman Kürt kardeşlerimize “komünist, laik ve gavur bir rejim” vaat ettiklerini duydunuz mu? Hayır, onlar Kürt dilinden, Kürdün haklarından, “bağımsızlığından” bahsederler, lakin getirmek istedikleri rejim “gavur” bir rejimdir. Işte bizde de böyleydi.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Atatürk’ün Yanı Başında-Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, (Derleyen: M. Kemal Ulusu), Doğan Kitap, 5. Baskı, Istanbul Aralık 2008, sayfa 82, 83.

[2] Sözü edilen yazımız için bakınız; M. Kemal Atatürk Dilimizi Türkçeleştirmedi, Gavurcalaştırdı:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/10/23/m-kemal-ataturk-dilimizi-turkcelestirmedi-gavurcalastirdi/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Felsefe Profesörü Teoman Duralı’dan müthiş Harf Inkılabı yorumu

Felsefe Profesörü Teoman Duralı’dan müthiş Harf Inkılabı yorumu

*

 

***

Istanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Teoman Duralı, katılıdığı bir televizyon programında çarpıcı açıklamalarda bulundu. Harf Inkılabı’nın “Kültür Soykırımı” olduğunu belirten Prof. Duralı, özetle şunları söyledi:

“Hafızayı kaybettik, geçmiş unutuldu. Alzheimer olmuş bir milletiz. Bunun en önemli müsebbibi yazının katlidir. Dünya ne devrimler görmüş, Sovyet ve Çin devrimi görmüş ama hiçbirisinde yazıya dokunulmadı… Türkiye’nin yeniden istiklaline kavuşması, yazının değiştirilmesine mi bağlıydı? Beşerde gen neyse, insanda yazı odur. Gen bize beşeri kalıtımımızı veriyor, insan ise mirasını yazıyla sürdürür. Medeniyet yazı üzerine kurulur. Yapacağınız en büyük katliam budur. Biyolojik Soykırım’da kılıç artıkları olur, ancak Kültür Soykırım’ı kesinkes bitirir!”

Yani Prof. Duralı’nın bu son sözlerinden çıkan mana şudur; “Kültür soykırımı, biyolojik soykırımdan daha büyük bir katliamdır.”

Zaten böyle olduğunu da görmüyor muyuz?..

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Musul’u petrolden pay alma karşılığında mı sattık?

Musul’u petrolden pay alma karşılığında mı sattık?

*

Musulu nasil kaybettik, Atatürk musul, ismet inönü musul, Lozan musul, m. kemal musul, musulu lozanda mi verdik, Seyh Said Musul, Musul petrol

***

Ismet Paşa, 26 Kasım 1922’de Lozan’da, Ingiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile Musul konusunda gizli bir görüşme yaptı. Lord Curzon bu görüşmeyi 27 Kasım tarihli telgrafında şöyle anlattı:

“Ismet Paşa’nın bana karşı güven ve saygısı olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle ben de ona karşı aynı samimiyetle davrandım. (Yarınki) Toplantıda bu konuda (Musul konusunda) ne söyleyeceğimi sordu. Kendisinin ne teklif edeceğini ve isteyeceğini bilmeden hiçbir şey, diye cevap verdim. Musul’un ve Kürdistan’ın Türkiye’ye bırakılmasını istemeye niyetli olduğunu söyleyince, bunun neye dayandığını sordum. Bazı etnik ve diğer iddialar ileri sürdü. Bunları çürütmekte zorlanmadım.(..)

Ismet Paşa beklediğim kelimeyi mırıldandı: Petrol. Bundan ne kastettiğini sormam üzerine, ‘Anadolu petrolü olmayan fakir bir memleket. Bu bakımdan petrole sahip olmayı çok arzularız’ dedi. Bu bana makul olmayan bir istek olarak görünmedi ve ‘incelenmeye değer’ diye cevap verdim.”[1]

Lord Curzon, Musul konusunda 1 Aralık 1922 tarihinde Londra’ya, Koloniler Bakanı Duke of Devonshire ve Ticaret Odası Başkanı Sir Lloyd Greame’a aşağıdaki telgrafı gönderdi:

“Ismet Paşa’yla görüşmemden sonra heyetimizden Vernon Clarke’ı ve Forbes Adam’ı Türk uzman Muhtar Bey’le Irak petrolü konusunu gayri resmi olarak görüşmeye yolladım. Ilk görüşmede Muhtar Bey, Türkiye’nin de, Fransa ve ABD gibi, aynı çizgide Turkish Petroleum Company’ye katılmasını istedi.(..)

Türk uzman, Türkiye’ye şirkete katılma olanağı verilirse, Musul meselesine Ingiltere lehine halledilmiş gözle bakılabileceğini söyledi. Tabiatıyla antlaşmanın hiçbir bölümü diğerlerinden ayrı olarak kesin çözüme bağlanamazdı.

Ikinci görüşmede, uzmanlarım talimatım doğrultusunda, şirkete ortaklık yerine Türkiye’nin şirket tarafından Irak hükümetine ödenen işletme payı yüzdesi almaya razı olup olmayacağı hususunda Muhtar Bey’in ağzını aradılar. Ilk bakışta bana bu, Türkiye’yi tatmin konusunda, daha az karmaşık bir metot olarak göründü. Bunun için elbette Irak hükümetinin mutabakatını almak gerekecek. (..)

Buradaki uzmanlarım, Türkiye ve Italya’nın şirkete ortak olmaları halinde şirket hisselerinin yeniden düzenlenmesinin çok zor olacağını ifade etmektedirler. Bu bakımdan şahsen Türkiye’ye ortaklık yerine işletme payı verilmesinin daha doğru olacağını düşünmekteyim.”[2]

Ismet Paşa bu görüşmeyi doğruluyor. Nitekim Başbakanlığa gönderdiği 27 Kasım tarihli telgrafında bu görüşmeye şöyle temas etti:

“Curzon ile Irak konusunu konuştum. Musul’u istedim. Reddetti. Tartıştık. Bu işi özel olarak aramızda görüşelim dedi. Çeşitli konulara değindik.”[3]

Bu belgeleri; Musul’un, Şeyh Said kıyamı veya başka sebeplerden dolayı kaybedildiğini söyleyenlere ithaf ediyorum.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Documents on British Foreign Policy, cild 18, belge no 228, sayfa 338.

[2] Documents on British Foreign Policy, cild 18, belge no 246, sayfa 354.

[3] Bilal N. Şimşir, Lozan Telgrafları Cild 1 (1922-1923), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1990, sayfa 10, telgraf no 40.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Ahmet Hakan’a Cevap 7 – Kadir Mısıroğlu ve Heykel Kırmak

Ahmet Hakan’a Cevap 7 – Kadir Mısıroğlu ve Heykel Kırmak

*

atatc3bcrke-tapmak-atatc3bcrkc3bc-ilahlastirmak-m-kemale-tapmak-m-kemali-ilahlastirmak-19-mayis

Bir 19 Mayıs töreninden… M. Kemal’e secde ettiriyorlar… Yazıklar olsun! Mahvettiniz insanlarımızı…

***

Aydın Doğan’ın elemanı Sebbiye memuru Ahmet Hakan hala CNN Türk’ten istifa etmedi. Malum, CNN Türk, M. Kemal ile Afet Inan’ın “sevgili” olduklarını iddia etmişti. Halbuki manevi kızı olarak biliyorduk… Kemalistlere göre bu iddia M. Kemal’e hakarettir. Buna rağmen Ahmet Hakan, M. Kemal’e hakaret eden medya organından istifa etmedi ve hala “para” almaya devam ediyor. Ancak yine de alt etmek istediği şahısları “Atatürk”le vurmaya çalışmaktan da utanmıyor. Yani kemalistlerin duygularıyla oynuyor. Gözlerinin içine baka baka onları aldatıyor. Bu hareket sizce adice ve alçakça değil midir?

Askerliğini bile yapmamış olan bu Sebbiye Memuru, gelmiş utanmadan yine Kadir Mısıroğlu’nu hedef aldı. Üstadın, “Heykellerin Köpek Leşi Gibi Sürüklendiğini Göreceksiniz!..” sözüne takmış kafayı. Neymiş, “ille de elinde baltayla Atatürk heykeline saldırması mı gerekiyor”muş. Kafaya bak, mantığa bak… Yine cehaletini ortaya koymuş. Kadir Mısıroğlu, “gelin heykelleri kıralım” mı diyor?.. Bunu böyle anlamak cehalet; doğru anladığı halde çarpıtıp bu şekilde takdim etmek ise alçaklıktır. O, gelecekte vuku bulacak bir hadiseyi “Tarih şuuru”na istinaden haber veriyor. Tıpkı bundan 20 sene evvel FETÖ’nün “sıfıra müncer olacağını” haber vermesi gibi. Nitekim dediği de çıktı…

 

*

***

Üstelik bu sözleri FETÖ’nün en güçlü olduğu bir devirde söylemişti. Halbuki o dönem kelli-felli meşhur “aydınlar” FETÖ’ye methiyeler dizmekle meşguldü. Tıpkı bugün Ahmet Hakan’ın heykellere yaptığı gibi… Aşağıdaki kitapta da görüldüğü üzere, Kemalist Toktamış Ateş, Eser Karakaş ve Ilber Ortaylı, bugün FETÖ olarak bilinen yapıya methiyeler diziyordu… Kadir Mısıroğlu ise, “Papaz bile olamaz, sıfıra müncer olacak” diye haykırıyordu…

 

*

baris köprüleri ilber ortayli fetöcü mü toktamis ates fetöcü mü

***

Ahmet Hakan’ın derdi Atatürk falan değil, zira Kadir Mısıroğlu bu sözü uzun zaman evvel söylemişti, ama Ahmet Hakan şimdi gündeme getiriyor. Son zamanlarda sürekli olarak Kadir Mısıroğlu’nun eski konuşmaları üzerinden gündem belirleme gayreti içerisine girdi. Çünkü 2019 Başkanlık seçimiyle alakalı planlamaları “Atatürkçülük oynamayı” gerektiriyor. Yani açıkçası, seçimler için M. Kemal’i “malzeme” olarak kullanmaktadır… Onun üzerinden Batılı emperyalistlerin gösterdiği aday için oy devşirmeye çalışacak… Vazifesi bu!..

Bizim, M. Kemal’in heykellerine saldırmaya ihtiyacımız yok. Biz meydanlardaki putları değil, kalplerdeki putları kıracağız Allah’ın izniyle. Meydanlardaki putları kırma şerefini ise gerçeği öğrenip kemalistlikten istifa edenlere bırakacağız.

Batı, fabrikalar yaparken biz neden heykel yapıyoruz? Neden tüyü bitmemiş yetimin hakkını beton yığınlarıyla çarçur ediyoruz? Bunlara harcanacak paralarla okul, hastane ve fabrika yapmak ve açları doyurup kimsesizlere bakmak daha mantıklı, daha insani ve vicdani değil midir? MTV zammından şikayet edenler, M. Kemal heykellerine kaç milyar lira harcandığını biliyor mu?

*

 

atatürk heykelleri m. kemal putlari,

***

Bu arada, heykel kırmak neden kötü bir şey olsun ki?.. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de heykel kırmadı mı? Hz. Ali (kerremallahu vecheh) kırmadı mı? Hz. Ibrahim aleyhisselam kırmadı mı? Haşa yanlış mı yaptılar? Ahmet Hakan, Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimize, Hz. Ali (k.v) ve Hz. Ibrahim’e (a.s) hakaret mi ediyor? Ahmet Hakan bundan neden rahatsız oluyor ki? Yoksa kendisi müşrik mi? Bunu bilmem mümkün değil, ancak aşağıdaki Kur’an ayetlerini okuyanlar, kimin mümin ve kimin müşrik-akılsız-aptal olduğunu takdir edeceklerdir…

Enbiya Suresi (Elmalılı Hamdi Yazır meali) :

51 – And olsun ki biz daha önce İbrahim’e de rüşdünü vermiştik (akla uygun olanı göstermiştik). Biz onu biliyorduk.

52 – O zaman o, babasına ve kavmine: “Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?” demişti.

53 – Onlar: “Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk” dediler.

54 – İbrahim: “And olsun ki sizler de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.

55 – Onlar : “Sen bize gerçeği mi getirdin (Sen ciddi mi söylüyorsun), yoksa şaka mı ediyorsun?” dediler.

56 – O şöyle dedi: “Hayır Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahidlik edenlerdenim.”

57 – “Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım.”

58 – Derken o, bunları parça parça etti. Yalnız kendisine başvursunlar diye onların büyüğünü sağlam bıraktı.

59 – (Kavmi) “Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir.” dediler.

60 – (Bazıları) “İbrahim denen bir gencin, onları diline doladığını duymuştuk” dediler.

61 – “O halde onu insanların gözleri önüne getirin, olur ki (aleyhinde) şahidlik ederler” dediler.

62 – (İbrahim gelince ona) “Ey İbrahim! bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dediler

63 – İbrahim: “Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun” dedi.

64 – Bunun üzerine vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) dediler ki: “Doğrusu siz haksızsınız.”

65 – Sonra yine (eski) kafalarına döndüler: “And olsun ki (ey İbrahim!) bunların konuşmayacağını (sen de) bilirsin.” dediler.

66 – (İbrahim) dedi: “O halde, Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara mı tapıyorsunuz?”

67 – “Size de, Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun, siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?”

68 – Onlar: “Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin” dediler.

69 – Biz: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol” dedik.

70 – Ona düzen kurmak istediler, fakat biz kendilerini daha fazla hüsrana uğrattık.

***

atatürke-tapmak-haluk-bilginer

Haluk Bilginer bile itiraf etti…

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*