Necip F. Kısakürek’ten Atatürk’e: “ALLAHSIZ” (Tarih II, Ortazamanlar, 1931 yılının Lise Tarih kitabı)

Necip F. Kısakürek’ten Atatürk’e: “ALLAHSIZ” (Tarih II, Ortazamanlar, Devlet Matbaası, Istanbul, 1931 yılının Lise Tarih kitabı)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Necip Fazıl Kısakürek’in bahsettiği kitabın kapağı…

***

Yazının sonunda bu kitaptan bazı sayfaların resmini ekleyeceğiz. Dinsiz bir neslin yetişmesinin sebebi nedir sanıyorsunuz? (Söz konusu kitaptan yapılan alıntılarda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin ismini yazmayacağız, o alana nokta işaretleri eklenecektir.)

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Dedektif X Bir mahlasıyla Büyük Doğu Dergisinde kaleme aldığı bir yazı:

1 – Güya münevver geçinen, fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmıyan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal Atatürk) hakkında şöyle düşünür:

«Onun İslâmiyete hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır.

2 – Halbuki Birinci Cumhur Reisi, herhangi bir temenniye «İnşaallah…» duasını katan insan için «Bak, Allahtan bekliyor, Allaha inanıyor!» diye mukabele edecek ve Kâinatın Mefhari hakkında «Donsuz Bedevi! hakaretini savuracak kadar Allah ve Resulünün düşmanıydı.

3 – Bize her şeyden evvel düşen borç, kıymet hükmümüzü izhara lüzum bile görmeden, ukdelerin ukdesi ve bütün tarihi görüş inkılâbının düğüm noktası olan Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal Atatürk) mevzuunda,
sadece ilmî ve (Akademik) hüccetlerle onun din, İslâmiyet ve Peygambere karşı vaziyetini tesbit etmek ve hiç olmazsa «Dine ne yaptı?» sözüne sarf imkânı bırakmamaktır. Renkler, siyahla beyaz halinde belli olsun da, mücadele ona göre dürüst ve namuskârane cereyan etsin; fakat, mevzuları bir türlü çerçeveliyememekte en feci idrak belâsı olan renkleri birbirine karıştırma zaafının önüne geçilmiş olsun…

4 – Bütün icraatı, baştan başa en keskin din ve şeriat düşmanlığını billûrlaştıran Birinci Cumhur Reisinin bu mevzuda izhar edilmiş (net) ve (ideolojik) sözleri ve görüşleri büyük bir yekûn teşkil etmediği ve bilinmediği için, icraatı sözden daha büyük bir fikir tecellisi diye alacak herhangi bir irfan zümresinin de eksikliği yüzünden, Birinci Cumhur Reisi hakkında «Canım, İslamiyete ne yaptı? Allaha ve Peygambere inanmadığı nereden malûm?» gibi bir demagocyaya muhatap bulunabilmektedir.

5 – Şimdi bizim yapacağımız, din ve imanı yok etmek için 15 yıllık icraatı dağ gibi yükselen ve bütün bir «lisan-ı hal» ile her şeyi söyliyen Birinci Cumhur Reisinin bu icraata esas teşkil edici kanaat ve sözlerini, üzerinde münakaşa edilmez şekilde vesikalara bağlamak ve onun bu cephesini artık inhiraf kabul etmez bir vuzuhla tesbit etmektir. Böylece, dine en küçük bir temayül ve sevgi içinde, Birinci Cumhur Reisini müdafaaya imkân kalmamalıdır. Müdafaacıları, cephelerini apaçık göstermeğe mahkûm şekilde, Birinci Cumhur Reisi dostluğiyle Allah ve Peygamber düşmanlığını bir arada temsile mecbur tutulmalıdır.

6 – Bu hususta tek, kafi ve riyazi hüccet, Birinci Cumhur Reisinin bizzat yazdığı, devlet işlerini bırakarak mevsimlerce meşgul olduğu ve 1931 yılında Maarif Vekâleti armasiyle devlete mal ve tabettirdiği (bastırdığı)
meşhur tarihtir. Bu tarih onun bütün ruh (portre) sini ve dünya görüşünü hulâsa eder. İşte bu tarihin daha ilk sahifelerinde, Birinci Cumhur Reisinin zekâdan başka (idealist) hiçbir kıymete inanmadığı ve bütün ruh ve
mavera âlemini insanlarca uydurulmuş birer masal saydığı hemen belli olur:

(M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan):

«Bundan, tabiatı anlamakta zekâmı en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşılıyor ki, tabiatın fevkinde ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma
şeylerden başka bir şey olmadığı meydana çıkar.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cild 1, sayfa 2, satır 35 ilâ 39.)

***

7 – Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal), sadece umumi mânada bir «Allahsız» değil, ruhunda en küçük (idealist) havaya pay bırakmıyan koyu ve sert bir (materyalist)’tir. Bu bakımdan, belki de (Karl Marks) ve (Lenin)’i
aşacak bir istidatta, kaba maddeden başka bir hedef tanımaz:

(M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan):

«Her halde hayatın, herhangi bir tabiat harici âmilin müdahalesi olmaksızın, dünya üzerinde tabii, zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek lazımdır.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 1. sahife 5, satır 10 ilâ 17.)

***

8 – Umumi mânadaki bu ruh seciyesinden sonra Birinci Cumhur Reisi, pek, ama pek hususî mânada tam bir İslâmiyet düşmanıdır:

(M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan):

«Mekkeliler Arapları kendi mabetlerine çekebilmek için Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde mabut tanılan 360 putu Kabede yerleştirmişlerdi. Kabenin kutsiyetini Yahudi ananelerine de raptetmişlerdi. Bu uydurmalara göre İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmail’i buraya getirmişti. Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 85, satır 19 ilâ 27.)

***

9 – Birinci Cumhur Reisinin bütün hayat, fikir ve hamlelerine hâkim olan en büyük nefret kutbu, bizzat Allahın Sevgilisidir. Bu tarih kitabında, en küçük bir hürmet edası gösterilmeksizin sadece hâs ve mukaddes ismiyle, polis zabıtlarındaki sanıklara ait üslûpla anılan Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber (Salât ve Selâm O’na olsun) hattâ kasden methediliyormuş gibi durulduğu noktalarda bile sistemle düşürülmek istenmiştir. Mukaddes ismi nokta nokta göstererek metinleri takdim ediyoruz:

(M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan):

«…….. 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını, kendisinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davet etmeğe başladı.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 89, satır 15 ilâ 18.)

***

10 – Birinci Cumhur Reisince (M. Kemal) her şey Allah Resulü tarafından (hâşâ) uydurulmuştur. Bu uydurmaların (namütenahi defa hâşâ) mecmuası da Kur’andır; yoksa o sanıldığı gibi, Allahın kelâmı değildir:

(M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan):

«……..’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2. sahife 90. satır 25 ila 26.)

Bakınız, uydurma diye iddia ettiği mukaddes oluşların izahını nasıl yapıyor ve Peygambere nasıl bir hile isnat ediyor:

«O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların ıslahı için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri
doğmuştur.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 40, satır 33 ilâ 36.)

Aynı hile isnadının devamı:

«…….. uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan âyetleri, lüzum ve ihtiyaçlara göre takdir ediyordu.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 41, satır 26 ilâ 27.)

***

11 – O kadar İslâmiyet düşmanıdır ki, bu dinde samimî olanları bile yabancılar kabul eder ve onun kaynak teşkil etliği ırk ve kavmi, İslâmiyetle beraber düşürmek ister:

«Arap olmıyan, kavimler İslamiyeti hırsla benimsediler, halbuki asıl Araplardan olan sınıflar İslamiyeti, tahakküm etmek için bir siyaset vasıtası olarak kullandılar. Nihayet nüfuz ve iktidar Arap olmıyan Müslüman kavimlerin ellerine geçti. Araplar adeta çöllerine döndüler.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2. sahife 93, satır 25 ila 29.)

***

12 – Ve nihayet mahut tarihte ki gayet sinsi (taktik), Âlemlerin Efendisini bir kumandan ve devlet reisi olarak medheder gibi görünüp O’nun aslî, ulvi ve münezzeh mâna ve hakikatine ağız dolusu sövmek, böylece güya yeni bir rütbe ve paye adına nihaî ve mefkûrevî rütbeyi, en haşin bir küfür asabiyetiyle ayaklar altında çiğnemektir:

«Aksi takdirde……..’i her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmi, cahil, hissiz, hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 93, satır 32 ilâ 35.)

 

**********

 

KAYNAK:

Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi, 22 Aralık 1950, Sayı: 40, sayfa 3.

ALINTI: n-f-k.com

 

**********

Söz konusu kitaptan birkaç sayfanın resmi:

***

***

***

***

***

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – HIRSIZLIK (Hırsızın hükmü)

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – HIRSIZLIK (Hırsızın hükmü)

***

Maide Suresi

38 – Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah’dan bir ceza olarak ellerini kesin. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.

Ey Laikler, Kemalistler… Eğer ülkemizde Allah’ın (celle celaluhu) emrettiği bu ceza uygulansaydı, bankaları hortumlayanlar, yetimlerin hakkını Hilton otellerinde içkilerine meze yapıp yiyen üçkağıtçılar aramızda barınabilirler miydi?

“Başkasına ait bir malı korunduğu yerden sahibinin bilgisi dışında gizlice almak” demek olan hırsızlık, mala ve mülkiyet hakkına karşı işlenen temel suçlardan biridir. Alın terinden ve meşrû kazançtan doğan servetin korunması İslâm’ın temel ilkeleri arasındadır. İslâm emeği ve mülkiyeti kutsal saymış, mülkiyete haksız olarak el uzatmayı cezalandırmıştır. Bu itibarla bütün ilâhî dinlerde ve hukuk düzenlerinde olduğu gibi İslâm’da da hırsızlık hem hukuk düzeni açısından suç, hem de dinen ve ahlâken büyük günah ve ayıp sayılmıştır.

Hırsızlık, başkasının ter dökmek suretiyle kazandığı malını çalıp, kalbini yaralayan büyük bir hıyanet, vicdana sığmayan bir cinayettir. Bu cinayet, her asırda ve her yerde bulunmuş ve bulunmaktadır. Bunun için; yüce İslâm dini, verilen ceza, yapılan işe uygun olsun diye bu insafsızlığı yapan kimse için ağır bir müeyyide getirip elinin kesilmesini emretmiştir. Bu müeyyide, uygulansaydı hırsızlık olayları en az düzeye inerdi.

Hırsızlık; kitap, sünnet ve icmâ delilleriyle yasaklanmıştır. Kur’ân’da şöyle buyurulur: “Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz” (Maide 38).

Mahzum kabilesinden bir kadının yaptığı hırsızlık Kureyşi çok meşgul etmişti ve: “Bu kadın için şefaat edebilecek ve Rasûlullah (s.a.v) ile konuşabilecek kim olabilir?” dediler ve sonunda: “Rasûlullah (s.a.v)’in sevgilisi (sevdiği arkadaşlarından) Üsâme’den başkası bunu yapamaz” dediler. Üsâme (r.a.) bu konuda konuşacağını konuştu da Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Sizden önceki toplumlar helak olup gittiler. Onlar aralarında şerefli kimseler suç işlediklerinde onu cezalandırmaz bırakırlar, zayıf ve düşük kimseler suç işlediklerinde ise onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin olsun ki Muhammed’in kızı Fatıma bile hırsızlık etse onun elini de keserdim.”

(Tirmizî, Hudûd: 6; Ebû Davud, Hudûd: 15)

Hırsızlık sâbit olunca, el kesme (had cezası) uygulanır. Had cezası gerekli olmayan durumlarda ise zararın tazmini yoluna gidilir.

İslâm hukukçuları suç ve cezada kanunîliği, adalet ve hakkaniyeti temin gayesiyle hırsızlık suçunun hangi şartlarda işlenmiş sayılacağı, cezanın uygulanabilme şartları, tekerrür, zorlama ve af gibi durumların cezaya etkisi konularını ayrı ayrı tartışmışlar ve bu konuda zengin bir hukuk doktrini oluşmuştur. Özetle, hırsızlık suçunun tam oluşması için açlık, zaruret, zorlama gibi, hırsızlık suçunu işlemeyi kısmen veya tamamen mâzur gösterecek bir mazeretin bulunmaması, suçun bilerek ve istenerek işlenmesi, fâilin cezaî ehliyetinin bulunması, çalınan malın hukuken koruma altında olması ve belli bir miktardan fazla olması gibi şartlar aranmıştır.

İslâm hukukunda cezalar, suçu önlemek için gerekli ön tedbirler alındıktan sonra uygulanma imkânı bulan nihaî ve zorunlu müdahale niteliğindedir. Buna göre, İslâm’ın temel amacının, bazı kimseleri cezalandırmak değil, aksine hırsızlık suçunun işlenmesine imkân bırakmayacak önlemleri almak, iktisadî ve sosyal gelişmeyi ve dengeyi sağlamak, insanları eğitmek ve yönlendirmek olduğu burada tekrar hatırlanmalıdır. Toplumda bütün bu çabaların başarılı olması, dinî eğitim ve öğretimin, toplumun genel ahlâkî değerlerinin, buna ilâve olarak yasal düzenlemelerin ve izlenen resmî politikanın birbiriyle uyumlu olması vazgeçilmez bir önem taşır.

Hak Teâlâ hırsızlığın cezasını emretmiştir. Bu genel şartlar altında ise hırsızlığa cesaret eden bir elin İslâm sosyal kurumu içinde kangren olmuş bir uzuv gibi kesilmesi gerekli olur.

Ey müminler hırsız erkek ve hırsız kadının da, yani şüphe ve mazeretten âzâde olarak hırsızlığı açığa çıkan gerek erkek ve gerek kadın hırsızların da kazandıkları işe bir ceza, Allah’tan bir nekâl, yani bir daha yapmamaları için hakkıyle bir bağ, bir tuşak, bir kelepçe olmak üzere ellerini kesiniz. Çünkü Allah hem azîz (üstün), hem hakîm (hikmet sahibi)dir. Emrine karşı gelinmez, hükmünü hikmetle verir. “Hak” O’nun yüksek himayesinde, ceza O’nun hikmeti cümlesindendir. Zulüm ve bozgunculuğa razı olmayan, hayır ve hakka çalışmak için el ve kudret ihsan eden; Allah’dan gereğince korkmayı, vesile aramayı, mücahedeyi emreden; fakirleri korumak, sıkıntılı olanları gözetmek, düşkünlere yardım etmek için bu kadar âyetler ve hükümler indiren; infak, zekat, sadakalar, yardımlaşma hükümleriyle gücü olanlara vazifeler farz kılan, zenginlerin mallarından dilencilere, düşkünlere belli bir hak veren Allah Teâlâ’nın bu emirlerini, bu hükümlerini icra ve tatbik eden müslüman, sosyal toplumu içinde Allah’tan korkmayarak, Allah’a yaklaşmak için güzel vesileler dileğinde bulunmayarak ve Allah yolunda mücahede etmek için nefsinin, şehvetinin isteklerine sabredemeyerek başkasının hukukuna gizlice el uzatmak kendisinin ne hakkı, ne de hakkı olduğu şüphesi bulunmayan bir malı Allah görmüyormuş gibi çalmaya kalkışmak elbette Allah’ın izzetine bir tecavüz ve gizliden gizliye bir harptir. Ve böyle bir elin cezası da kesilmektir.

Şu halde suç ile ceza arasında denklik yok zannedilmesin. Zira bu ceza yalnız malın karşılığı değil, gizli bir hainlik ve Allah’ın izzetine bir tecavüz olan hırsızlık fiilinin cezasıdır. Bu el kendini ateşe sokmuş veya kılıca uzatmıştır. Bu, gerek ona ve gerek ona uyup azacak olanlara Allah tarafından öyle sabit bir kelepçedir. Bununla hem hırsız fesad (bozgunculuk)tan temizlenir, hem de diğerleri. Sonra Allah Teâlâ’nın izzetine bu şekilde tecavüz edenleri bu cezaya layık kılması ve böyle devamlı bir kelepçeye koyup haddini bildirmesi yalnız bir kızgınlık eseri değil, sırf hikmettir. Bu ceza tatbik edilen sosyal toplumda hırsızlığın kökü kesilir. Kesilmeye layık el bulunmaz olur. O şart ile ki, hakkıyle tatbik edilsin ve her şüpheden sâlim olarak tatbik edilsin de hiçbir haksızlığa meydan verilmesin. Aksi halde Allah’ın izzet ve hikmeti de ters şekilde ortaya çıkar. Haksız yere bir mal çalan elin cezası kesilmek olursa, haksız yere bir el çalan ellerin cezasının ne olması lazım geleceği tasavvur olunsun!

Yani hırsızlık yapıp kendi elinin kesilmesine sebep olarak kendine zulmetmiş olan hırsız erkek veya hırsız kadından herhangi birisi eli kesildikten sonra tevbe edip hâlini düzeltirse Allah affedici ve merhametli olduğu için tevbesini -her halde- kabul eder. Ve ahirette ona başka azab yapmaz, rahmet ve mağfiret eder. Şu halde eli kesilmiş ve tevbekâr olmuş olanlara daha önce hırsızlık etmiş diye kötü gözle bakmamalı, acıyıp yardımda bulunmalıdır.

 

**********

 

KAYNAK: Birçok kaynaktan faydalanılmıştır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü

Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü

Bu konu, “Osmanlı Devleti dini kullanıyordu, din özgürlüğü yoktu, özgürlük M. Kemal Atatürk ile geldi,  bu ülkede gayr-i müslimlerden ötürü Şeriat ile yönetilemeyiz” diyenlere cevaptır.

Konuyu 25 bölüm halinde paylaşıyoruz…

***

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 1

(Bir avuç toprakta, bir avuç insanı dahi yönetemeyen kemalizm rejimine ithaf olunur.)

***

Üç kıta üzerinde 10-50 derece Kuzey enlemleri ile 10-60 derece Doğu boylamları arasında uzanan Osmanlı devleti, saha ve genişlik itibariyle bir kıta görünümünde olmasına; çeşitli tabiat ve iklim şartlarıyla; tebaasının (vatandaşının) din, dil, mezhep, ırk gibi çok farklı bünyelere sahip bulunmasına rağmen onları, dünya devletlerinden çok azına nasip olmuş bir adaletle idare edebilmişti.[1]

Osmanlı Devleti’nde gayr-i müslimlerin coğrafi dağılışı için iki ayrı tablo çizmek gerekir. Bunlardan biri, gayr-i müslimlerin din ve mezheb bakımından coğrafi dağılışı, diğeri de etnik bakımdan coğrafi dağılıştır. Birinci grup için şöyle bir tablo çizilebilir:

1. Hıristiyanlar

a. Katolikler

Latinler (ayin ve ibadetlerini Latince yapan Avrupa milletleri)

Katolik Ermeniler

Katolik Gürcüler

Katolik Süryaniler

Kildaniler

Maruniler

Kıptiler

Katolik Rumlar

b. Katolik olmayanlar

Ortodokslar (Pavlaki, Thondraki, Selikian, ve Bogomiller)

Gregoryenler

Nasturiler

Yakubiler

Melkitler

Mandeiler

***

2. Museviler

a. Rabbaniler

b. Karailer

c. Samiriler

***

3. Sabiiler

Osmanlı Devleti’ndeki gayr-i müslimlerin din ve mezheb bakımından coğrafi dağılışlarının tafsilatına girmeden onların, etnik bakımdan olan coğrafi dağılışlarını da sadece isim olarak vermek istiyoruz. Buna göre:

1. Rumlar

2. Yunanlılar

3. Bulgarlar

4. Pomaklar

5. Sırplar

6. Hırvatlar

7. Karadağlılar

8. Bosnalılar

9. Arnavutlar

10. Macarlar

11. Polonyalılar

12. Çingeneler

13. Ermeniler

14. Gürcüler

15. Süryaniler

16. Kildaniler

17. Araplar (Maruni, Melkit vs.)

18. Yahudiler

19. Romenler

20. Türkler (Gagavuzlar)

21. Kıptiler

22. Habeşler[2]

Verdiğimiz bu tablolardan da anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti, gerek din, gerek mezheb gerekse ırk bakımından birbirlerinden farklı pek çok unsuru idare ediyordu. Özellikle ulaşım bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansızlıklar içinde bulunan o asırların dünyasında bunca farklı sosyal ve kültürel yapıya sahip insanı idare etmek ve bir arada insanca yaşamalarını temin etmek zannedildiği kadar kolay değildi.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Geniş Bilgi için bk. Şinasi Altundağ, Osmanlı İmparatorluğunun Vergi Sistemi Hakkında Kısa Araştırma, Ankara 1947, sayfa 189.

[2] Geniş bilgi için bk. Yavuz Ercan, Türkiye’de XV ve XVI. Yüzyıllarda Gayr-i müslimlerin Hukuki, İçtimai ve İktisadi Durumu, Belleten (1983), XLVII/188, sayfa 1127- 1130.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 2

Gerek arşiv belgelerinden, gerekse yerli ve yabancı diğer kaynaklardan anlaşıldığına göre Osmanlı Devleti ve onun asil unsuru olan Müslüman tebaası (vatandaşı), Müslüman olmayan tebaasının haklarına riayet ettiği gibi, bu hakların kullanılması esnasında ortaya çıkacak bir müdahale, ister bir Müslüman, isterse başka bir gayr-i müslimden gelsin fark etmiyordu. Bu konuda birçok belge ve kanunname maddesi bulunmaktadır. Bununla beraber konuyu daha fazla uzatmadan bir örnekle yetinmek istiyoruz:

7 Receb 972 (9 Şubat 1565) tarihini taşıyan, Rum Beylerbeyi ile Sivas ve Divriği kadılarına gönderilen bir hükümde, Divriği’ye bağlı bir Hıristiyan köyünden Mehmed ile Himmet adında Müslüman iki sipahinin zimmilere (devletin Müslüman olmayan vatandaşı) haksızlık ettikleri ve köylülerden fazla para aldıkları tespit edildiğinden, bu adamların ellerinden bir daha geri verilmemek şartıyla tımarlarının alınması ve zimmilerin haklarının istirdad edilmesi emrolunmaktadır.[1]

Bu hükümden anlaşıldığına göre, sipahilerin, Hıristiyan vatandaşlara yaptıkları haksızlık, anında ortadan kaldırıldığı gibi, kanun gereği kendilerine de bir daha tımar verilmemek üzere büyük bir ceza verilmiştir. Dönemin sosyal ve ekonomik şartları göz önüne alındığı zaman bu cezanın ne denli büyük olduğu anlaşılır.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme Defteri, nr. 6. sayfa 305.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 3

Benzer bir hüküm de Çorum Beyi’ne gönderilmiştir. 21 Cemaziyülevvel 972 (25 Aralık 1564) tarihini taşıyan bu hükme göre, 3300 akça tımara tasarrufu olan Veled adındaki sipahi, reayaya (halka) zarar vermek ve onlara haksızlık etmek suretiyle yetkilerini aşıyormuş. Durumu, müfettiş kadılar tarafından sabit görüldüğünden, yaptığı haksızlığa uygun bir ceza olarak, kendisinin İstanbul’a gönderilmesi ve kürek cezası ile cezalandırılması emredilmektedir.[1]

Bu arada Trabzon’da yaşayan Ermeni vatandaşların şikayetleri, muhtemelen bir mezheb farklılığını gündeme getirmiş olmalıdır. Buna göre şikayet sahipleri, eskiden beri kilise ve okullarında hem ayinlerini icra ediyor, hem de çocuklarını okutuyorlarmış. Bu şikayetleri yerinde bulan ilgililer, onların haklarını koruma hususunda gerekenleri yapmaktan geri kalmamışlardı.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme Defteri, no. 6, sayfa 251.

[2] “Medine-i Trabzon reayalarından haraç-güzar olan Ermeniyan taifelerinden Girg (?) ve keşişleri Evans ve tevabileri bi-isrihim meclis-i şer’-i ile ayinlerimizi icra ve çocuklarımızı ta’lim ve taallum ettirmeye hala medine-i mezburda mütemekkin Ermeni Karabaşısı Kirkor ve Dedeoğlu Kirkor ve terzi Ovak (?) kendi zu’m-i bâtıl ve fasidleriyle hile-i batılalarından bizleri öteden beri ve ma’bedleriniz olan kenise (kilise) ve tamilhanelerimizede ayinlerimizi icradan men’ ve def’ ve fuzuli ızrar ve taleb-i raşvet daiyesinde olmalarıyla ber nehc-i şer’i lede’s-sual taaddilerinin men’ ve ref’i metlubumuz dediklerinde mesfur Karabaş ve tevalilerine lede’s-sual ayinlerini keniselerinde ve talim-hanelerinde rahiblerini ikrar etmeleriyle kenise-i mezkur ve talimhanelerinde ayinleri üzre icra etmeden men ve ref’ etmemeleri ile tenbih olunup, ba’dezin vechen mine’l-vücuh taaddi etmeyüp ayinlerini icar eylemek içün ber mucib-i fetvay-ı şerif izin ve ruhsat verildiği ma-vaka bi’t-taleb ketb ve ita olundu.”

(21 Zilhicce 1243), TSMA, Trabzon 1957, vr, 25b.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 4

***

Gayr-i müslimlere müsamaha, Osmanlı’nın devlet politikasının en önemli özelliğidir. Bu politikaya devletin kuruluşundan itibaren riayet ediliyordu. Bu bakından, Osmanlılar’ı sevmemekle birlikte Gibbons, aşağıdaki sözleri söylemekten kendini alamaz:

“Evvelki Osmanlıları, Bizanslılar ve Balkan Yarımadası’ndaki sair unsurlarla mukayese ettiğimiz zaman, Osmanlıların da Hıristiyan kitlesini tebaa edinen Orhan, zorla din değiştirme teşebbüsünde bulunmayacak kadar akıllı idi.”[1]

Orhan Gazi, bundan başka türlü de davranamazdı. Zira mensubu bulunduğu din ile babasının uygulamaları, farklı bir muameleye rıza göstermezlerdi.

Aynı müellif, Osman Gazi için de şunları söyler:

“Mutaassıp tabiri dini gayret ile müteheyyic olmak (heyecana gelmek) ve dinini hayatta en birinci ve evvelki gaye yapmak” manasına alınırsa Osman mutaassıptı. Fakat ne kendisinin ne de doğrudan doğruya haleflerinin müsamahakarlığına söz yoktur. Eğer bunlar, Hıristiyanlara eza etmeye kalkışmış olsaydı, Rum kilisesi, yeni bir hayat nefhasına mazhar olacak ve Osman, Osmanlı ırkını meydana getiren yeni mühtedileri kazanamayacaktı.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, sayfa 58.

[2] Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, sayfa 38.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 5

Hıristiyan dünyada, değil başka dinden olanlar, aynı dini farklı mezheblerine bağlı olan insanların bile ölümden kurtulamadığı bir dönemde Osmanlı diyarında insanlar, ahenk ve barış içinde yaşıyorlardı. Nitekim yine Gibbons, bu konuya temasla:

“Yahudilerin toptan öldürüldüğü ve Engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtığı bir devirde Osmanlılar, idareleri altında bulunan çeşitli dinlere bağlı kimseler barış ve ahenk içerisinde yaşatıyorlardı. Onların müsamahakarlığı, ister siyaset, ister halis insaniyet duygusu isterse lakaydi neticesi meydana gelmiş olsun, şu vak’aya itiraz edilemez ki, Osmanlılar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis ederken dini hürriyet umdesini (prensibini) temel taşı olmak üzere vaz’etmiş (koymuş) ilk millettir. Ardı arkası kesilmeyen Yahudi ta’zibatı (işkencesi) ve Engisizyona resmen yardım mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve bakış içinde yaşıyorlardı” der.

 

**********

 

KAYNAK: Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, sayfa 63.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 6

Osmanlı dönemi günlük hayatını çok parlak ve canlı tasvirlerle bize aktaran Raphaela Lewis, Osmanlıların, Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı olan muamelesini şu ifadelerle dile getirir:

“Osmanlı idaresinin insani yönünü ortaya koyan bir faktör de şudur: Kendi idaresi altında yaşayan Hıristiyan ve Museviler vergilerini zamanında verdikçe ve Müslümanları kızdıracak kışkırtıcı bir harekette bulunmadıkça onlara en güzel bir şekilde muamele etmek”[1]

Bu ifadeler, aslında sadece Hıristiyan ve Museviler için değil, Müslümanlar için de geçerlidir. Zira herhangi bir Müslüman, vergisini vermediği veya başka dinden olan birisine hakaret edip onu rencide ettiği zaman aynı cezaya çarptırılırdı.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Raphaela Lewis, Osmanlı Türkiyesinde Gündelik Hayat, trc. Mefkure Poroy, İstanbul 1973, sayfa 39.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 7

İslam araştırmaları sahasında büyük bir mütehassıs (uzman) olarak kabul edilen Brockelmann ise Osmanlı müsamahasına şu ifadelerle temas eder:

“Müslüman Türkler, fetihleri esnasında isteselerdi Hıristiyanlığı tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, nasıl ki daha önce dedeleri, kendi kilise teşkilatında serbest bırakmak suretiyle, Bulgarları rahatsız etmedilerse o da eski dini gelenekle tanınmış İslami devlet görüşüne de tamamıyla uygun olarak Ortodoks Rum ruhani sınıfının silsile-i meratibini bütün selahiyetleri ile tanıdı. Hatta o, Hıristiyanlar üzerindeki medeni hukuk alanında kaza hakkını tanımak suretiyle kilisenin nüfuzunu arttırdı bile.”

 

**********

 

KAYNAK:

C. Brockelmann, İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi, tercüme eden Neşet Çağatay, Ankara 1964, cild 1, sayfa 258.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 8

Osmanlı idaresi, vatandaşı bulunan gayr-i müslimlerin sadece din, gelenek, örf ve eğitim gibi konulara hasredilen hürriyetlerini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda onların, ekonomik bakımdan da refah düzeyi yüksek bir yaşantıya sahip olmalarını hedeflemişti. Hatta bu sebepledir ki, Hıristiyanlar çalışmıyor ve alışveriş yapmıyorlar diye Pazar gününe tesadüf eden semt pazarının gününü, başka bir gün ile değiştirmek suretiyle onların mağdur olmalarını önlemeye çalışıyordu.

 

**********

 

KAYNAK:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), C. Belediye, nr. 1592.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 9

Osmanlılar, idareleri altında bulunan milletlerin iç yapılarına (din, örf ve adet) müdahalede bulunmazlardı. Bu yüzden azınlıkların muhtariyeti, günümüz dünya ülkelerindeki azınlıklardan birçoğununki ile mukayese edilmeyecek durumda idi. Herkes kendi dininin icaplarını en ufak bir engelle karşılaşmadan yerine getirebiliyordu. Şark Ortodoks mezhebindeki Hıristiyanların can ve mal güvenliği emniyet altında idi. Onlar, tamamiyle Patriğe bağlı idiler.

O, piskoposları azledebiliyor, suç işleyen Hıristiyanları cezalandırabiliyordu. Nitekim 14 Cemaziyelahir 1016 (6 Ekim 1607) tarihli İstanbul, Galata, Haslar ve Üsküdar kadılarına yazılan bir hükümden bu husus açıkça anlaşılmaktadır.

 

**********

 

KAYNAK:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme defteri, no. 76, sayfa 9.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 10

Osmanlı Beyliği, fethettiği yerlerdeki halkla kaynaşarak ve yaşantılarına karışmayarak vicdan hürriyetine saygı gösterdiği gibi daha önceki idarecileri tarafından ağır vergiler altında ezilmiş bulunan Müslüman olmayan vatandaşından belli bir vergi (cizye) almakla yetiniyordu. Devlet, kanunlara aykırı olan keyfi hiçbir muameleye müsaade etmiyordu. Nitekim 1595-1640 yıllarını ihtiva eden kronolojisinde Kemahlı Rahib Grigor, Sultan I. Ahmed’den bahsederken aynen şu ifadeleri kullanır:

“Sultan Ahmed sulhsever, şefkatli, dindar ve Hıristiyanlara karşı muhabbetli bir padişah idi. Vezirlerden biri, Ermenileri kürek akçası vergisin tabi’ kıldığı vakit, cami inşaatında çalışmakta olan Ermeniler, padişaha şikayet ettiler. Alınan para padişah iradesiyle geri verildikten maada (başka), sözü geçen vezirin kellesinin uçurulmasına ramak kaldı. Padişah, papazları çağırarak ne kadar para alındığına dair makbuzları sordu ve vergilerin geri verilmesini irade etti. Padişah emri ifa edilerek verilen para son puluna kadar geri alındı.”[1]

Bu anlayış ve hareket tarzlarından dolayıdır ki, Osmanlı Türklerinin süratle ilerlemeleri ve fethedilen bölge halkının bu yeni idareyi kendi idarelerine tercih etmelerine sebep olmuştur. Gerçekten, gerek Sultan II. Murad, gerekse oğlu Fatih Sultan Mehmed zamanında Müslüman olmayan birçok vatandaş, gördükleri hizmet karşılığı birçok vergiden muaf tutularak onların daha az mali mükellefiyetle karşı karşıya gelmelerini sağlamıştı. Nitekim 11 Cemaziyelahir 869 (17 Mayıs 1456) tarihini taşıyan bir ferman, derbent bekleyen yirmi kadar Hıristiyan’ın haraç, ispenç, koyun adeti, konak ve hisar yapmak, ula ve suhreden muaf olduklarını göstermektedir.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Hrand D. Andreasyan, “Bir Ermeni Kaynağına Göre Celali İsyanları”, Tarih Dergisi (1962-1963), XIII/17-18, 29.

[2] Topkapı Saray Müzesi Arşivi, no. 10737/1.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 11

(Biz değil, Amerikalı tarihçi söylüyor… O da mı yobaz? Hani özgürlük M. Kemal ile gelmişti?? M. Kemal, bırak müslüman olmayanlara bu hakları vermeyi, müslümanları şapka muhalifi diye asıyordu. Bu mu özgürlük??)

***

Benzer uygulamalarla ilgili, ilk dönem Osmanlı kaynakları (Aşık Paşazade, Neşri gibi) ile arşiv belgelerinde epey bilgi bulunmakla birlikte biz, Hıristiyan bir müellifin bu konudaki sözlerine yer vermek istiyoruz:

“Yirmi muhtelif ırka mensup halk, Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman)’ın hakimiyeti altında, sızıltısız, gürültüsüz, yaşadılar. Reayanın, Müslüman olmayanlar dahil, arazi sahibi olmalarına cevaz verildi. Buna mukabil onlara bazı mükellefiyetler yükledi. Birçok Hıristiyan, vergileri ağır ve adaleti kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Türkiye’ye gelip yerleştiler.”[1]

Osmanlı’nın hoşgörü ve müsamahasını ortaya koyan 17 Cemaziyelahir 1222 (22 Ağustos 1807) tarihli bir arşiv belgesi,[2] bu devletin, Hıristiyan din adamlarının kendi dindaşları arasında faaliyet gösterebileceğine, sadaka toplayabileceğine işaret ettiği gibi, bu insanlardan herhangi bir verginin alınmayacağını da emretmektedir. Tur-i Sina keşiş ve rahiplerinden bahseden bu belgeye göre bunlar, dindaşlarından sadaka toplayabilmek için memleketi dolaşacaklardır. Kendilerinden baç, haraç vs. gibi vergilerin alınmaması gerektiğini ifade eden belgeye göre gerek kadı, gerek mirmiran, gerek mütesellim ve gerekse diğer yetkililerden hiç biri bunlara müdahalede bulunamayacaktır.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Fairfax Downey, Kanuni Sultan Süleyman, Tercüme: Enis Behiç Koryürek, İstanbul 1975, sayfa 99.

[2] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) C. Adliye, no. 125.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 12

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Bosnalı Hırıstiyanların yeni kiliseler inşasına izin verilmesinden dolayı Osmanlı Sultanına gönderdikleri Sırpça teşekkür mektubu görülmektedir.

***

Hani özgürlük yoktu? Hani Osmanlı Devleti’nde din kullanılıyordu?

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 16 Nisan 1853, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) İ. Hâriciye 4860_5

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 13

***

***

Bosna’da üç adet manastır müdürünün yeni kiliseler inşasına izin verilmesinden dolayı Osmanlı Sultanına gönderdikleri Sırpça teşekkür mektubu görülmektedir.

***

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 20 Mayıs 1853, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) İ. Hâriciye 4860_4.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 14

Bosna’nın Yenipazar şehrindeki kilise inşaatının tamamlanması için hazine tarafından yardım yapılmasını emreden Sultan Abdülaziz Han’ın fermanı

***

“Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki Enmile-pîrâ-yı ta‘zîm olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle evrâk-ı melfûfe manzûr-ı şevketmevfûr-ı cenâb-ı şehinşâhî buyurularak yine savb-ı sâmî-i Sadâret-penâhîlerine iâde kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân Hazreti veliyyü’l-emrindir.”

***

Devletçe yapılan yardımdan dolayı Hırıstiyan ahalinin Sırpça teşekkür mektubu

***

 “Atûfetlü efendim hazretleri

Yenipazar sancağında kâin Taşlıca kazâsına tâbi‘ Princan mevki‘inde ahâlî-i Hırıstiyan tarafından inşâ olunan kilisenin ikmâl-i noksânı içün atıyye-i seniyye olarak mahallî mal sandığından verilmiş olan akçadan dolayı teşekkürü mutazammın ahâlî-i merkûme cânibinden tanzîm kılınan mahzar ile kazâ-i mezkûr Meclis-i ıdâresi’nin mazbatası gönderildiğine dâir Bosna vilâyeti vâlîsi devletlü paşa hazretlerinin vürûd eden tahrîrâtı mücerred manzûr-ı me‘âlî-mevfûr-ı cenâb-ı cihânbânî buyurulmak üzre mahzar ve mazbata-i mezbûre ile berâber arz u takdîm kılındığı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.”

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülaziz Han, 2 Şubat 1872, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) İ. Hâriciye 15049.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 15

Sultan 1. Ahmed Han’in Boğdan voyvodasına vladika, metropolit ve papazların ibadetlerine karışılmaması hakkındaki hükmü

***

 Ey kemalistler, ders alın…

***

Boğdan voyvodasına hüküm ki

Vilâyet-i Boğdan’da vâkı‘ olan vladika ve metropolid ve sâyir papasları kadîmden âyîn-i bâtılları üzre kenîsâlarında ve ol cânibin re‘âyâlarına vâkı‘ olan husûsların göregelmişken ve manastırları dahı zabt edüp âharın alâkası ve müdâhalesi yoğiken hâliyâ âyînleri üzre mâbeynlerinde olan ruhbânlıklarına hâricden dahl olunduğun bildirüp mukaddemâ emrim dahı verilmekle istid‘â-yı inâyet eyledikleri ecilden min-ba‘d kadîmden olagelene muhâlif re‘âyâ ve berâyâya zulm ü teaddî olunduğuna rızâ-yı hümâyûnum yokdur. Olageldiği üzre amel olunmak emr edüp buyurdum ki:

Vardukda, emrim üzre âmil olup min-ba‘d vilâyet-i mezbûrda olan kenîsâlardaki vladika ve metropolid ve sâyir papasları âyîn-i bâtılları üzre düşen husûsların görüp min-ba‘d olagelene muhâlif mâbeynlerinde olan umûrlarına hâricden kimesneyi müdâhale etdirmeyesin ve Rum patrikânı tarafından dahı dahl olunup rencîde ederler imiş onlar dahı kadîmden müdâhale etmemekle min-ba‘d olagelmişe muhâlif kimesneye iş etdirmeyesin.

[Tarih: 1026 / 1617]

***

Günümüz Türkçesi’yle:

Boğdan Voyvodasına hüküm ki:

Boğdan’da bulunan vladika, metropolit ve sair papazlar kiliselerinde ayinlerini bu güne kadar yapagelmiş iken, şu an dışarıdan müdahale olduğunu bildirdiler. Bunlara zulmedilmesine rızam yoktur. Olageldiği üzere amel olunmasını emredip buyurdum ki:

Bundan böyle vladika, metropolit ve sair papazların kiliselerinde icra ettikleri ayinlere ve kendi aralarındaki işlere hiç bir kimseye hatta Rum patriklerine bile müdahale ettirmeyesin.

 

**********

 

KAYNAK:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), Mühimme Defteri 82, hüküm 87.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 16

Osmanlı topraklarında yerleşmek isteyen gayrimüslimlerin Knin, Podgoriye, Lika, Karin ve Bukoviçe’de iskân edilmelerine dair belge

***

Günümüz Türkçesiyle:

Osmanlı topraklarındaki Knin Kalesi yakınlarına gelip, hane başı her yıl devlete vergi vermek ve içlerine subaşı sokulmamak kaydıyla iskân olunmak için yer talep eden gayrimüslimlere Podgoriye, Lika, Karin ve Bukoviçe nahiyelerinde fazladan bulunan yerlerden birer miktar yer verilip iskân edilmeleri için Klis beyine gönderilen hüküm.

***

Eski Türkçe ile:

Klis beyine hüküm ki

Dâru’l-harbden Isterin kâfirlerinden iki yüz hâne gelip Kale-i Knin kurbunda konup hâneden hâneye her yıl mîrîye ikişer filori ve beylere hâneden hâneye otuzar akçe vergi verip; içlerine subaşı girmemek şartıyla yine dâru’l-harbden Kale-i Bihke ovasından ve civarından sekiz yüz hâne gelir deyu temekkünleriyçin yer taleb etdikleri ve Obrovaca Kalesi kurbunda Podgoriye Nahiyesi’nde ve Gradliçe’ye tâbi Lika Nahiyesi’nde ve Karin ve Bukoviçe Nahiyelerinde eski sahiblerinden ziyade olan yerlerden ifrâz olunup mezbûrlara verilmek münasib olduğu ilâm olunmağın buyurdum ki

Vusûl buldukda, zikrolunan nahiyelerden vâki olan yerlerden eski sahiblerine kifâyet mikdarı yer tayin edip ol dâru’l-harbden gelenlere şart-ı mezbûr üzere birer mikdarı yer verip ve hırâset etdirip temekkün etdiresin.

Fî 21 Ca. sene 976/ [11 Kasım 1568]

 

**********

 

KAYNAK:

A. DVNS. MHM. d [Mühimme Defterleri], no: 7, hüküm no: 2468.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 17

 İrlanda’da meydana gelen kıtlık sebebiyle Osmanlı Devleti’nin (Sultan Abdülmecid Han) yaptığı yardımdan dolayı ülkenin soyluları, ileri gelenleri ve halkının gönderdiği teşekkür mektubu [solda]. Drogheda United futbol kulübünün Ayyıldız’lı amblemi [sağda]

***

 Mektup:

“Bizler İrlanda’nın soyluları, ileri gelenleri ve halkı olarak; Osmanlı Padişahı’na, yaşadığımız kıtlık felaketi sebebiyle yaptığı cömertçe yardımdan dolayı şükran ve minnetlerimizi sunuyoruz. İçinde bulunduğumuz ölüm ve açlık tehdidinden kurtulmak için diğer ülkelerin yardımına başvurmamız kaçınılmaz olmuştur. Osmanlı Padişahı’nın bu yardım çağrısına verdiği cömertçe cevap Avrupa devletlerine de örnek olmuştur. Bu isabetli davranış sayesinde pek çok kişi ferahlamış ve ölümden kurtulmuştur. Onlar adına teşekkürlerimizi sunuyor ve bizlerin başına gelen bu sıkıntıların, Osmanlı Padişah’ı ve ülkesinin başına gelmemesi için dua ediyoruz.”[1]

Lozan’da bizimle alâkalı müzakereler yapılırken Yahya Kemal de orada imiş. Avrupalı bütün delege ve temsilciler bizim aleyhimize oy verirken, sadece İrlanda temsilcisi her oylamada bizim lehimize parmak kaldırıyormuş. Bu durum şairimizin dikkatini çekmiş ve bir fırsatını bulup kendisine; “Herkes bizim aleyhimizdeyken, siz her seferinde lehimize oy kullanıyorsunuz; bunu niçin yapıyorsunuz?” diye sormuş. İrlandalı Yahya Kemal’in yüzüne şöyle bir bakmış ve; “Böyle yapmaya mecburum. Benim gibi her İrlandalı da buna mecburdur. Biz bir yandan açlık ve kıtlıktan kırılıp, bir yandan salgın hastalıkla boğuşurken (1845-1849) diğer Avrupalılardan hiçbir yardım ve destek görmedik. Ama sizin Osmanlı dedeleriniz, yardım olarak hem para hem de gemiler dolusu erzak gönderdiler. O zor günlerde bize insanca, dostça uzanan eli asla unutamayız. Siz her zaman desteklenmeye lâyık bir milletsiniz; bunu çok iyi hak ediyorsunuz!” diye cevap vermiş… Ayrıca Drogheda’nın Belediye başkanı Alderman Frank Goddfrey de, şehir ambleminin Osmanlı hilâl ve yıldızı olduğunu hatırlatarak “Şükran plâketimiz, iki ülke insanlarının dostluk sembolü olacaktır, ümidindeyim. Dostumuz Türkiye’yi en kısa sürede Avrupa Birliği içinde görmek istiyoruz.” dedi. Kıtlık ve Açlık Müzesi müdürü de, Türk halkına ve Osmanlı Devletine minnettar olduklarını vurguladı.[2]

İrlanda’ya Osmanlı yardımının etkisi öylesine büyük olmuş ki Şehrin ve ülkenin ünlü futbol kulübü Drogheda United’ın simgesinde de ayyıldız kullanılmış.[3]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Sultan Abdülmecid Han, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, (BOA.), İ. Hâriciye, Millî Emlak’tan Devralınan Belgeler, No:12, [1847], Fotoğraf (solda).

[2] Aylık ilim ve kültür dergisi “Sızıntı”, Safvet Senih, İrlandalıların Osmanlılara Teşekkürü, Ekim 2007, Yıl: 29, Sayı: 345.

[3] Fotoğraf (sağda).

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 18

Cava hükümdarının Osmanlı vatandaşlığına geçme talebi üzerine, talebin yerinde araştırılması için güvenilir bir memurun görevlendirilmesi ve yapılan araştırmanın sonucuna göre isteğin değerlendirilmesi hakkında karar

***

(Yabancı “Hükümdar” bile Osmanlı devletine vatandaş olmak ister, bizim kemalistler de (haşa) ağız dolusu söver)

Cava hükümdarının Osmanlı vatandaşlığına geçme talebi üzerine, talebin yerinde araştırılması için güvenilir bir memurun görevlendirilmesi ve yapılan araştırmanın sonucuna göre isteğin değerlendirilmesine karar verilir.

Atûfetlü efendim hazretleri

Bilâd-ı Cava hükümdarı tarafından atebe-i ulyâ-yı hazreti Hilâfet-penâhîye olarak vârid olan arîza iktizâ-yı emr u irâde-i seniyye-i cenâb-ı pâdişâhî üzre terceme etdirilerek ve getiren âdemin ifâdâtı dahi kaleme aldırılarak Meclis-i Vâlâ’ya havâle olunmasıyla ol bâbda kaleme alınan bir kıt‘a mazbata melfûf kâğıd ile beraber manzûr-ı âli buyrulmak içün takdîm kılındı. Me’âl-i mazbatadan müstefâd olduğu vechile hükümdâr-ı müşârun-ileyh sâye-i ihsân-vâye-i hazreti şâhânede tâbi‘iyyet-i saltanat-ı seniyye şerefine mazhariyyet emel ve arzûsunda bulunmasıyla is‘âf-ı niyâzı muvâfık-ı şân-ı şevket-nişân-ı hazreti pâdişlâhî olup ancak böyle bir hükûmet hakkında şu derece iş‘âr ve ifâde ile icrâ-yı levâzım-ı metbû‘iyyet muvâfık-ı usûl olamayacağından işbu arîzasına îcâbı vechile cevâb sûretiyle tahrîrât yazılarak gelen âdemleri Yemen vâlisi devletlü paşa hazretlerine terfîkan Yemen’e gönderilip ve oradan dahı devletce sıfât-ı resmiyyesi olmayarak yanlarına bir münâsib me’mûr katılup hükümdâr-ı müşârun-ileyh cânibine irsâl ile keyfiyyât-ı mevcûdesi ve derece-i maksad ve niyeti lâyıkıyla öğrenilip iş‘ârı vechile cihet-i irtibât ve tâbi‘iyyete niyet-i sahîhası anlaşıldığı hâlde onun üzerine şerâyit-ı tâbi‘iyyete dâ’ir ruhsat-ı lâzıme ve kâfiye ile bir mu‘teber ve mu‘temed âdemi alınarak bu tarafa vürûd ile

keyfiyyetine ma‘lûmât-ı yakîniyye istihsâl olundukdan sonra iktizâ-yı hâlin icrâsı ve me’mûr-ı merkûma i‘tâsı lâzım gelecek ta‘limât bu tarafda kaleme alınarak manzûr-ı âli buyruldukdan sonra müşârunileyh hazretlerine verilmesi ve gelen âdemlerinin hîn-i avdetlerinde yevmiyeleri kat‘ olunacağından buna mukâbil masârif-i seferiyyelerine medâr olmak üzre cânib-i Hazîne-i Celîle’den münâsibi mikdâr harc-ı-râh ihsân buyrulması tezekkür olunmuş ve bu adam vâlî-i müşârun-ileyh hazretlerini götürecek vapura irkâben Mısr’a gönderilmek üzre yanında bulunan on bir nefer tevâbi‘iyle kendisine yol harclığı olarak on beş bin guruş mıkdarı atiyye-i seniyye ihsân buyrulması ınâyet-i cihân-şumûl-i cenâb-ı

Hilâfet-penâhîye şâyân olacağı tahattur kılınmış ise de ol bâbda her ne vechile emr u fermân-ı Hazreti cihân-bâni müte‘allik ve şeref-sudûr buyurulur ise mantûk-ı celîli üzre hareket olunacağı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.

Fî 16 Safer [12]68.

***

Marûz-ı çaker-i kemineleridir ki

Enmile-zîb-i ta‘zîm olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle zikr olunan mazbata ve kâğıd manzûr-ı şevket-mevfûr-ı hazreti pâdişâhî buyrulmuşdur. İstîzân-ı sâmi-i Sadâret-penâhîleri vechile arîza-i mezkûreye cevâb sûretiyle tahrîrât yazılarak gelen adamlar vâlî-i müşârun-ileyh hazretlerine terfîkan Yemen’e gönderilip ve oradan dahi devletce sıfât-ı resmiyesi olmayarak yanlarına bir münâsib me’mûr katılıp hükümdâr-ı müşârun-ileyh cânibine irsâl ile ber-minvâl-i muharrer keyfiyyetine ma‘lûmât-ı yakîniyye istihsâl olundukdan sonra iktizâ-yı hâlin icrâsı ve me’mûr-ı merkûma i‘tâsı lâzım gelecek ta‘lîmât bu tarafda kaleme alınarak manzûr-ı âlî buyruldukdan sonra müşârun-ileyh hazretlerine verilmesi ve gelen adam vapur-ı mezkûra irkâben Mısr’a gönderilmek üzre yanında bulunan tevâbi‘iyle

kendüsine ol mikdar atiyye-i seniyye i‘tâ olunması müte‘allik ve şeref-sudûr buyrulan emr u irâde-i seniyye-i cenâb-ı şehinşâhî muktezâ-yı münîfinden olarak mezkûr mazbata ve kağıd yine savb-ı âli-i âsafîlerine i‘âde kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân hazreti veliyyü’l-emrindir.

Fî 17 Safer [12]68 / [12 Aralık 1851], Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), İ. Meclis-i Vâlâ 7706.

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 12 Aralık 1851, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), İ. Meclis-i Vâlâ 7706.

Belge; Fotoğraf. Bizdeki belgenin kalitesi düşük olduğundan pcteknik.net’ten aldığımız aynı belgeyi yüksek kaliteli olarak istifadenize sunduk.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 19

Beyrut ve Cebel-i Lübnan’daki muhtaçlar ile yetimhaneler için umumi mutfak açılıp erzak dağıtılması hususunda Meclis-i Vükelâ kararı

***

(Emirde, “müslüman muhtaçlar” denilmeyip sadece “muhtaçlar” ibaresinin yer alması, yardımda müslim ve gayr-i müslim ayrımı yapılmadığını göstermektedir.)

***

Beyrut ve Cebel-i Lübnan’daki muhtaçlar ile yetimhaneler için umumi mutfak açılıp erzak dağıtılması hususunda Meclis-i Vükelâ’da karar alınmıştır.

***

Meclis-i Vükelâ müzâkerâtına mahsûs zabıtnâme

Tarihi: 17 Cumâde’l-ûlâ sene [1]335

11 Mart sene [1]333

Hulâsa-i Meâli Kararı

Beyrut ve Cebel-i Lübnan’ın muhtâcîn ahâlîsini it‘âm ve eytâmhâneleri idâre içün umûmî matbahlar küşâdı ve erzâk tevzî‘i zımnında seferberlik tertîbinden Beyrut Vilâyetine iki bin ve Cebel-i Lübnan’a sekiz bin lira verilmesi ve keyfiyetin Harbiye ve Dâhiliye nezâretlerine tebliği tezekkür kılındı.

[12 Mart 1917], Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), MV 207/17

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan V. Mehmed Reşad Han, 12 Mart 1917, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), MV 207/17.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 20

Kırım’ın Kerc şehrinden hicret edip sığınma talebinde bulunan yahudilerin, Osmanlı Devleti’nde yaşayan diğer yahudilerle mezhep farkllıklarından dolayı, hahamları kendilerinden olmak üzere kabullerinin uygun görüldüğüne dair ferman

***

 Atûfetlü efendim hazretleri

Kerc’den bu tarafa hicret etmiş olan Yehûd cemâ‘atinin teba‘iyyet-i saltanat-ı seniyyeye kabûl olunmaları ve umûr-ı mezhebiyyece bura Yehûdîlerinden farkları olduğundan ayrıca bir sınıf i‘tibâr olunmaları istid‘âsına dâir i‘tâ etmiş oldukları arzuhâlin tercemesi meşmûl-i nazar-ı şevket-eser-i hazreti şehriyârî buyrulmak içün arz u takdîm kılındı. Cemâ‘at-i mezkûrenin burada bulunan Yehûd milletiyle mezhebce farkları olduğundan hahamları kendülerinden olmak ve mu‘âmelât-ı sâ’irede Zabtiye müşîri devletlü paşa hazretlerinin taht-ı idâresinde bulunmak üzre kendülerinin tâbi‘iyyet-i saltanat-ı seniyyeye kabûl olunmaları muvâfık-ı emsâl görünüyor ise de yine her ne vechile emr u irâde-i seniyye-i hazreti mülûkâne müte‘allik ve şeref-sünûh buyrulur ise ana göre hareket olunacağı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.

Fî 4 Z. sene [12]72

***

Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki

Enmile-zîb-i ibcâl olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle zikr olunan terceme manzûr-ı âlî-i cenâb-ı mülûkâne buyrulmuş ve istîzân buyurulduğu vechile cemâat-i mezkûrenin hahamları kendülerinden olmak ve mu‘âmelât-ı sâ’irede müşîr-i müşârun-ileyh hazretlerinin taht-ı idâresinde bulunmak üzre kendülerinin tâbi‘iyyet-i saltanat-ı seniyyeye kabûl olunmaları müte‘allik ve şerefsudûr buyrulan emr u irâde-i seniyye-i hazreti pâdişâhî iktizâ-yı celîlinden bulunmuş ve mezkûr terceme yine savb-ı sâmî-i âsafîlerine i‘âde kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân hazreti veliyyü’lemrindir.

Fî 5 Z. [12]72 / [7 Ağustos 1856], BOA. I. Hâriciye 6857.

 

**********

KAYNAK: Sultan Abdülmecid Han, 7 Ağustos 1856, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), I. Hâriciye 6857.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 21

Kırım’ın Gözleve, Sivastopol ve Kerc şehirlerinde bir kısım halk Rusya korkusuyla Osmanlı Devleti’ne iltica etmek isteyen mültecilerin ulaşımı ve yerleştirilmelerini düzenlemek için oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan mazbata

***

(Dünya’ya, bilhassa kemalistlere insanlık dersi)

Kırım’ın Gözleve, Sivastopol ve Kerc şehirlerinde bir kısım halk Rusya korkusuyla Osmanlı Devleti’ne iltica etmek niyetindedirler. Mültecilerin ulaşımı ve yerleştirilmelerini düzenlemek için oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan mazbatada şu görüşler yer almaktadır:

“Bu halkın iltica taleplerinin kabulü uygundur. Mülteciler memleketlerindeki emlak ve varlıkları nı terk edeceklerinden, hangi milletten olursa olsun, kendilerine yeni mesken, ziraat aleti ve yiyeceklerinin sağlanması için Dobruca ve başka yerlerde arazi ve emlaklar ücretsiz tahsis edilecektir.”

Atûfetlü efendim hazretleri

Gözleve ahâlîsinden ekseri ve Sivastopol ve Kerc taraşarından dahi ba‘zıları, mesele-i hâzırada Rusyaluyu dil-gîr etmiş olmalarıyla yerlerinde kalmakdan havf u telâş ederek hicret emelinde bulundukları ve bu bâbda düvel-i müttefika taraşarından dahi ifâdât vukû‘ bulduğu cihetle bunların sûret-i nakl ü iskânı husûsuna dâ’ir mahsûs komisyon akdiyle kaleme alınan mazbata Meclis-i Meşveret’de kırâ’et olunup melce’ ü penâh-ı hâcet-mendân olan sâye-i Hilâfetpîrâye-i hazreti pâdişâhîye ilticâ arzûsunda bulunan ahâlî-i merkûmenin kabûlü meşmûl-i cihân olan merâhim ve eşfâk-ı seniyyeye muvâfık olacağından ve bunlar mahallerinde bulunan akâr ve emlâk ve sermâyelerini terk ile hicret edecekleri cihetle haklarında her dürlü müsâ‘adât-ı celîle ve a‘tâf-ı aliyye-i hazreti mülûkâne bî-dirîğ ve şâyân buyrulmak lâzım geleceğinden, hicret edecek ahâlî her ne milletden olur ise olsun âsâr-ı merhamet ve ınâyet-i seniyye-i cenâb-ı şehinşâhîden hisseyâb olmak ve sâye-i mekârim-vâye-i milkdârîde yeni başdan mesken ve me’vâ tedârikiyle esbâb-ı zirâat ve ta‘ayyüşleri tanzîmkılınmak içün Dobruca’da ve sâir münâsib yerlerde kendülerine lüzûmu olan arâzî ve emlâkin taraf-ı Devlet-i Aliyye’den meccânen tahsîs ve i‘tâ ve hayvânâtca ve tohumca ve sâ’ir levâzımâtca dahi mu‘âvenât ve müsâ‘adât-ı sâ’ire-i muktezıye icrâ olunmak üzre ahâlî-i merkûmeden bu arzûda bulunanların bir ân evvel hüsn-i tedbîr ile Balçık Iskelesi’ne nakl ü ihrâcları sûretinin ve ber-mûceb-i mazbata müteferri‘âtının sür‘at-i icrâsı beyne’l-huzzâr dahi tasvîb kılınmış olup çünki mu‘âhede-i umûmiyye tasdîknâmelerinin mübâdelesi zamânı takarrüb ederek ahâlî-i merkûmenin ise ondan sonraya bırakılması münâsib olmayacağından vaktin ziyâde darlığı cihetiyle bunlar tasdîknâmelerin mübâdelesinden evvel mahallerinden çıkarılmak için mahâll-i merkûmeden naklolunacak Asâkir-i Şâhâne ile berâber ahâlîden istekli olanların birlikde gelmeleri esbâbının mukaddemâtına teşebbüs olunmuş olmağın gerek esâs-ı mâdde ve gerek teferruât-ı meşrûhası hakkında her ne vechile emr u fermân-ı merâhim-beyân-ı cenâb-ı mülûkâne müte‘allik ve şerefsudûr buyrulur ise muktezâ-yı âlîsi icrâ olunacağı ve mezkûr mazbata berâber olan evrâk ile manzûr-ı me‘âlî-mevfûr-ı hazreti şehinşâhî buyrulmak için arz u takdîm kılındığı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîmine mübâderet olundu efendim.

Fî 18 fi. sene [12]72

***

Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki

Resîde-i dest-i i‘zâz olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle zikrolunan mazbata ve evrâk manzûr-ı me‘âlî-mevfûr-ı cenâb-ı pâdişâhî buyrulmuşdur. Gerek esâs-ı mâdde ve gerek teferru‘ât-ı meşrûha münâsib ve yolunda görünmüş olmasıyla tasvîb ve istîzân buyurulduğu üzre iktizâlarının sür‘at-i icrâsı müte‘allik ve şeref-sudûr buyrulan emr ü irâde-i seniyye-i hazreti mülûkâne muktezâ-yı

münîfinden olarak mârru’l-beyân mazbata ve evrâk yine savb-ı âlî-i âsafîlerine iâde ve tesyîr kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân hazreti veliyyü’l-emrindir.

Fî 19 fi. sene [12]72 / [25 Nisan 1856], BOA. I. Meclis-i Mahsûs 266

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 25 Nisan 1856, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), I. Meclis-i Mahsûs 266.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 22

Hıristiyan memleketinden kalkıp, Osmanlı’ya iltica eden 3 Rum hakkında belge

***

Bulgaristan’ın Göklen köyü halkından ve Rum milletinden üç kişi, Bulgarlardan gördükleri mezâlim ve baskı sebebiyle Dolen mıntıkasında bulunan Ayvaztepe Karakolu’na giderek Osmanlı Devleti’ne iltica etmişlerdir.

***

Başkitâbet’e Dokuzuncu Fırka-i Hümâyûnları Kumandanlığı’ndan şifre Bulgaristan’ın Göklen karyesi ahâlîsinden ve Rum milletinden üç şahsın emâret Bulgarlarından gördükleri mezâlim ve tazyîkâta binâ’en hatt-ı imtiyâzın Dolen mıntıkasında kâ’in Ayvaztepe karakoluna ilticâ ve zîr-i cenâh-ı müstelzimü’l-felâh-ı saltanat-ı seniyyeye arz-ı dehâlet etmeleriyle hükûmet-i mahalliyeye teslîm olundukları ma‘rûzdur. Fermân.

Fî 12 Şa‘bân sene [1]324 ve fî 17 Eylül sene [1]322

Müşîr

Ibrahim

Bir sûretinin Müşîr Edhem Paşa kullarına tevdî‘ kılındığı ma‘rûzdur. Fermân.

Fî 18 Eylül sene [1]322

Kulları

Asım

[1 Ekim 1906], BOA. Y. PRK. ASK 241/80_1

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan II. Abdülhamid Han, 1 Ekim 1906, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), Y. PRK. ASK 241/80_1

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 23

Islam hukukuna göre zimmîlerin bulundukları ülkede adlî otonomileri vardı. Daha çok özel hukuka giren belirli bir takım davalarını kendi ruhânî liderlerinin önünde çözümletebilecekleri gibi, kadılar huzuruna da götürebilirlerdi. Bir başka deyişle Islam hukuku zimmîleri bu konuda serbest bırakmıştır.[1] Osmanlı Devleti’nde de aynı esaslar geçerli olmuştur. Gayr-i müslim Osmanlı teb’asının, nikah, talak, drahoma*, cihaz, nafaka, vakıf, vasiyet gibi ahvâl-i şahsiyye denilen ve daha çok şahıs, aile ve miras hukukuna ilişkin dâvâların ruhânî meclis de denilen cemaat mahkemeleri bakıp çözmüştür.[2] Zimmîlerin üst dereceli din adamlarının dünyevî suçlardan yargılanması ise Divan-ı Hümâyun’da olurdu.[3]

***

*Drahoma: Hristiyan ve Musevilerde gelinin damada verdiği para veya mal.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Gülnihal Bozkurt: “Islam Hukukunda Zimmîler”, DEÜHFD, cild 3, sayfa 1-4; Ahmed Özel, Islam Hukukunda Ülke Kavramı, Istanbul 1982, sayfa 200; Fahreddin Atar, Islam Adliye Teşkilatı, 3.b, Ankara 1991, sayfa 226.

[2] Mehmed Şevki, Cabirzâde: Tayin-i Merci, Istanbul 1322, sayfa 225; Gülnihal Bozkurt: Gayrımüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki Durumu, Ankara 1989, sayfa 23; Bilal Eryılmaz, Gayrımüslim Teb’anın Yönetimi, Istanbul 1990, sayfa 41; Sir Charles Eliot, Avrupa’daki Türkiye, Tercüme: A. Sınar/Ş. S. Titret, Istanbul tsz, 1/80-153, sayfa 217.

[3] Örn. Bir metropolidin davasının burada görüleceğini bildiren vesika (Belge) : Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet-Adliye, no: 1137, t: 27 S (Safer) 1211/1796.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 24

Böyle bir Devlet ve yönetim dururken, bayrağı haç olan Isviçre’den; “Medeni kanunu”, Diktatör Hitler’in Nazi Almanya’sından; “Borçlar/Ticaret kanunu”, Diktatör Mussolini’nin faşist Italya’sından “Ceza kanunu” aldılar ve müslüman millete zorla dayattılar. Kötüledikleri Osmanlı, bu barbarlığı bırakın müslümanları ; gayr-i müslimlere dahi yapmamıştır. Ecdad tarih yazmış, evlat okumaktan aciz.

***

Gayr-i Müslimlerin Hak ve Sorumlulukları

Müslümanlar tarafından fethedilen bir memlekette gayrimüslimlerin hakları, oranın fethediliş şekline bağlıdır. Ülke savaşarak fethedilmişse orada yaşayanlar köle, malları da ganimet olur. Ancak, savaş yapılmadan teslim edilirse o zaman anlaşma hükümlerine uyulur ve zimmet ahkâmına göre muamele edilir. Istanbul savaşarak alınmış olmasına rağmen Fatih, yağmayı durdurmuş, esirleri serbest bırakmıştır. Bazılarına da vergi muafiyeti sağlamıştır.[1]

Osmanlı Imparatorluğu’ndaki bu uygulama sadece Fatih’e mahsus değildir. Özellikle Balkanlarda birçok bölgede bu siyaset izlenmiştir. Idaredeki hoşgörü, imtiyazlar verilerek halka yansıtılmıştır. Reâyâya can ve mallarını koruma garantisi verilmiştir. Gayrimüslimlerin, askerlik hizmeti karşılığı olarak cizye ödeme mecburiyetleri vardır.[2] Bu vergi dışında, Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bir fark yoktur. Farklı hukuklara tabi olsalar da Devlet, tebaasının tamamına eşit koruma sağlamış ve eşit muamele etmiştir.[3]

Hıristiyan tebaanın âyinlerini yerine getirmelerine, kitap ve ikonlarını taşımalarına ve bayramlarını açıkça kutlamalarına karışılmamıştır.[4] Ana dillerini kullanmaları serbest olup,[5] kendi mülkiyetlerinde istedikleri gibi tasarruf etme, ticari faaliyetlerde bulunma ve seyahat etme özgürlükleri garanti edilmiştir. Birçok manastır ve dinî gruba imtiyazlar verilerek bunlar fonksiyonel hale getirilmişti.[6]

Hıristiyan ve diğer uyruklardan devlet memuru atanabiliyor, atananlar Müslüman meslektaşlarıyla aynı maaşı alıyorlardı. Hıristiyanlar devlet tarafından verilen hizmetlerden de istifade ediyorlardı. Çocuklarını kendi arzularına göre eğitme hakları vardı.[7]

Her Hıristiyan malının üçte birini kiliseye, manastıra, metropolite veya piskoposa vasiyet edebilir, bu konuda gayrimüslimlerin şahitlikleri de kabul edilirdi. Manastır, kilise veya fakirler için yapılmış vakıflara kimsenin müdahale hakkı olmayıp, bunlar devlet tarafından muhafaza edilir, vakfın bozulmasına müsaade edilmezdi. Hıristiyanlar da Müslümanlar gibi vakıflarını, vilayet ve kazalarda bulunan şeriat mahkemelerinde tescil ettirmişler, kadınlardan da mütevelli seçebilmişlerdir. Anlaşmazlık durumunda üst mahkeme olan Istanbul kadılığına müracaat edilmiş, burada da çözülemezse Divan-ı Hümayun’da görüşülerek sonuç ilgililere bildirilmiştir. Vakıfların yozlaştırılması ve kötü amaçlarla kullanılmasını engellemek için, hesapları devamlı kadılar tarafından kontrol edilmiştir.[8]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Halil Inalcık, The Policy of Mehmed II Toward the Greek Population of Istanbul and the Byzantine Buildings of the City, Dumbarton Oaks Papers, C. 23-24, 1969-70, sayfa 231-232.

[2] Devlet için doğancılık, şahincilik, derbentlik vb. görevlerde çalışan gayrimüslimler Müslüman meslektaşları gibi vergiden muaftılar. Ayrıca, özellikle Bulgaristan’ın bazı bölgelerde bulunan gayrimüslimler yolların güvenliğini sağladıkları, köprüleri tamir ettikleri; bazı bölgelerin insanları (devletin yoğun olarak ihtiyaç duyduğu) metal sanayi ile uğraştıkları için vergiden muaf tutulmuşlardır. Diğer taraftan gayrimüslim kadınlar, çocuklar, çalışma gücü olmayan erkekler, yaşılar ve köleler cizye vermekle mükellef değillerdi. Dolayısıyla Osmanlı idaresinde yaşayan her gayrimüslim cizye vermekle mükellefti gibi bir sonuca varmak imkanı bulunmamaktadır. Bakınız; Kemal H. Karpat, “Millets and Nationality: The Roots of the Incongruity of Nation and State in the Post-Ottoman Era”, Christians and Jews in the Ottoman Empire: the Functioning of a Plural Society, (Ed. Braude, B., – Lewis, B.), New York and London, 1982, cild 1, sayfa 150.

[3] Halil Inalcık, “The Turks and the Balkans”, Turkish Review of Balkan Studies, cild 1, 1993, sayfa 18-19.

[4] Machiel Kiel, Art and Society of Bulgaria in the Turkish Period, Maastricht, 1985, sayfa 147.

[5] Osmanlı devletinde resmi dil Türkçe olmakla beraber, gayri Türk unsurların kendi dillerini kullanmalarına da müdahale edilmemiş hatta devlete yapmış oldukları resmi müracaatlar da bile kendi dillerini kullanabilmişlerdir. Osmanlı arşivlerinde resmi makamlara sunulmuş yüzlerce Arapça, Farsça, Grekçe, Sırpça vb. dillerde yazılmış arzuhal ve mahzarlar bulunması bunun en açık delilidir. Ayrıca Divan-ı Hümayunda ve taşradaki Osmanlı mahkemelerinde tercüman bulundurmanın zorunlu olduğu bilinmektedir. Bakınız;. Mehmet Ipşirli, “Osmanlı’da Mensubiyet ve Kıyafetler”, Osmanlı Devletinde Din ve Vicdan Hürriyeti, (Ed. Azmi Özcan), Istanbul, 2000, sayfa 166.

[6] N. Pantazopoulos, “Community, Laws and Customs of Western Macedonia under Ottoman Rule”, Balkan Studies, cild 2, 1961, sayfa 5.

[7] Yavuz Ercan, “Türkiye’de XV. ve XVI. Yüzyıllarda Gayrimüslimlerin Hukuki, Içtimai ve Iktisadi Durumu”, Belleten, cild 47, sayı 188, 1983, sayfa 1144. Ayrica bakınız; Bilal Eryılmaz, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetimi, Istanbul, 1990, sayfa 44-45.

[8] Ziroyevic, Olga, “Osmanlı Dönemi Hıristiyan Vakıfları”, Osmanlı Devletinde Din ve Vicdan Hürriyeti, (Ed. Azmi Özcan), Istanbul, 2000, sayfa 212-213. Istanbul şer’iyye mahkemesince Istanbul’un fethinden sonraki yaklaşık beş asırlık dönemde (1483-1924), tescil edilen gayrimüslimlere ait vakıf sayısı 50’den fazladır. Bakınız; Ismail Kurt, “Müzakere Metni”, Osmanlı Devletinde Din ve Vicdan Hürriyeti, (Ed. Azmi Özcan), Istanbul, 2000, sayfa 217-218.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 25 ve SON

***

Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt şöyle bir itirafta bulundu:

“Türkler tarafından 150 yıl boyunca idare edilmemizi şans olarak tanımlıyorum. Ülkemiz Türkler değil de başka bir millet tarafından alınsaydı, dilimizi ve dinimizi değiştirmemizi isteyeceklerdi, biz de asimile olacaktık. 150 yıl boyunca Macaristan Türkler için stratejik bir yer oldu.”

 

**********

 

KAYNAK: Hürriyet Gazetesi, 25 Ocak 2011.

***

Osmanlı’nın insana verdiği değeri 25 bölümde anlatmaya çalıştık, ancak değil 25; “2555” bölümde dahi anlatılamaz. Onlarca belge ve delil sunduk ve daha onlarcasını da sunabiliriz, lakin bu kadarla iktifa ediyor ve yazımızı noktalıyoruz.

Daha fazla bilgi ve belge için “Belgelerle Gerçek Tarih” isimli eserimizin 789’uncu sayfasında ücretsiz indirebilmeniz için “Belgelerin Diliyle Osmanlı Hoşgörüsü” isimli 4 cild kitabın bağlantıları bulunmaktadır.

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli eserimizi üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

Ayrıca Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci‘nin, “Islâm Hukuku” (Umumî Esaslar), “Osmanlı Hukuku”, “Osmanlı Mahkemeler”i ve “Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle”  isimli 4 eserini tavsiye ederiz.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Türkiye’de Laiklik – M. Şevket Eygi

Türkiye’de Laiklik – M. Şevket Eygi


***

** Bizde hiçbir zaman laiklik olmadı, laikçilik oldu. Bizde hiçbir zaman din ile devlet ayrılmadı, din-devlet birliği oldu.

** Bizde laiklik perdesi altında devlet dini (din devleti değil!) uygulaması oldu.

** Bizde din ile devlet barış, uyum, işbirliği, mutabakat içinde olmadı.

** Bizde Kemalist rejim dine ve dindarlara baskı yaptı.

** Bizde rejim dine saygılı olmadı.

** Bizde laiklik adına Müslüman halkın temel insan hak ve hürriyetleri çiğnendi.

** Laiklik adına din, inanç, ibadet, imanına göre bir hayat sürmek hakları çiğnendi.

** Gerçek laikliğin tam tersine dinî hizmet ve faaliyetler, resmî bir genel müdürlük statüsündeki Diyanet İşleri Başkanlığı’na verildi.

** Devlet Diyanet Başkanını tayin ve azl etti.

** Laik olduğu iddia edilen devlet bir ara Müslümanların Ezanına bile karıştı ve Arapça Ezan-ı Muhammediye okunmasını yasakladı.

** Laik devlet Cuma hutbelerine de karıştı.

** Müslümanların kestikleri kurbanların derilerini bile gasb etti, şuraya vereceksin, buraya vermeyeceksin diye baskı yaptı.

** Laik devlet Müslümanların zekatlarına göz dikti, camilerde THK, ÇEK, Kızılay için zekat zarfları dağıttı.

** Rejim laiklik adına İslam medreselerini kapattı, icazetli Sünnî din alimi yetiştirilmesini yasakladı.

** Laiklik adına, 15 yaşından küçük çocuklara özel din ve Kur’an dersleri verilmesini yasakladı, verenlere hapis cezası verdi.

** Uzun yıllar boyunca TCK’nun 163’üncü maddesi ile en masumane dinî yazıları ve propagandaları ağır hapis cezaları ile cezalandırdı, yazarları, fikir ve din adamlarını zindanlara attı, Müslümanları dehşet içinde sindirdi.

** Laik olduğunu iddia eden ideolojik rejim, bir yandan İslam’ı ve Müslümanları darbeler ve baltalarken, Kemalizmi yeni bir din gibi benimsetmeye çalıştı.

** Laik geçinen rejim hac konusunda Müslümanların seyahat hürriyetini kısıtladı, haccı tekel altına aldı.

** Müslümanların serpuşlarına, millî kıyafetlerine, çarşaflarına, başörtülerine kısıtlamalar getirdi.

** Şapka Kanunu’nu protesto eden nice Müslümanı olağanüstü zalim mahkemelerde yargılayıp; kimini astırdı, kimini zindanlarda süründürdü, ortalığa dehşet saçtı.

** Cumhuriyetin ilk yirmi beş yılında on bin camiyi, mescidi, tekkeyi, medreseyi, taş mektep binasını, vakıf eserini sattı, kiraya verdi, kapattı, yok etti. (1943’te Sultan Ahmet Camii bile ibadete kapatılıp asker deposu yapılmıştı!)

** Laik rejim, Müslümanların topluca zikrullah yapmasını yasakladı.

** Uzun yıllar boyunca Müslümanların Risale-i Nur okumalarını ağır cezalık bir suç saydı, çok zulm etti.

** Laik rejim İslam vakıflarını kendisi kontrol etti, sayısız vakıf mülkünü elden çıkarttı. Yakın tarihimizde büyük bir vakıf yağması oldu.

** Müslüman halkın kültür devamlılığını kopartmak için İslam yazısı yasaklandı. Bütün bu insan hakları ihlalleri, bu zulümler, bu devlet terörü sözde laiklik adına yapıldı.

M. Şevket Eygi’nin köşe yazısından alıntılanmıştır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk Ayetle Alay Mı Ediyor? Atatürk’ün Madam Corinne’e yazdığı mektup

M. Kemal Atatürk Ayetle Alay Mı Ediyor? Atatürk’ün Madam Corinne’e yazdığı mektup

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

20-temmuz-1915-30-11-1954-sayfa-3

M. Kemal Atatürk’ün Madam Corinne’e gönderdiği 20 Temmuz 1915 tarihli mektup

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 20 temmuz 1915 atatürk madam corinne

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 20 temmuz 1915 atatürk madam corinne 2

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 20 temmuz 1915 atatürk madam corinne 3

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 20 temmuz 1915 atatürk madam corinne 4

***

Peyami Safa’nın 1954 yılında Milliyet gazetesinde yayınlanan “Atatürk’ün Bir Kadına Mektupları” isimli yazı dizisinin 30 Kasım 1954 tarihli 10’uncu bölümünde M. Kemal Atatürk’ün Madam Corinne’e 20 Temmuz 1915’te Çanakkale’den gönderdiği mektubun tercümesi yer alıyor. Bu tercümenin bir yerinde şöyle yazıyor:

‘… Gerçekten de cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidir. Bundan başka hususi inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini daha çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün. Ya gazi, ya şehit olmak! Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce Saadet…’

Tabii siz şimdi, “bunda ne var, askerlerinin imanlarını övüyor” diyeceksiniz. Fakat işin aslı sanıldığı gibi değil.

Peyami Safa’nın aktarımı şöyle devam ediyor:

“Sizin mantıki nasihatlerinizi beklerken şimdiki hâdiseler yüzünden kazandığım sert karakteri yumuşatacak romanları etüd etmeye ve böylece ümit ederim ki, hayatın hoş ve iyi taraflarını hissedecek hale gelmeye karar verdim”[1]

Fakat arada sansürlenen bir bölüm var.

Bu bölümü Erdal Inönü, Madam Corinne’in yeğeni (kardeşi Edith’in [Edibe] kızı) Melda Özverim’in fransızca orijinalleriyle yayınlanan kitabından “Anılar ve Düşünceler” adlı kitabına almıştır. Peyami Safa’nın Milliyet’te Türkçe’ye çevirisini yapmayıp sansürlediği kısım Erdal Inönü’nün çevirisiyle şöyle:

“Görüyorsunuz ya Madam, benim insanlarım şehit olmayı ararken de budalaca davranmıyorlar. Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş. Insanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş. **Bana gelince, çok yazık ki, bu inanmış insanların, Allah vergisi nitelikleri bende yok,** ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyorum.

Çok **garip bulduğum** bir şey var. Erkeklere huriler ve başka güzel eğlenceler vaat eden Hazreti Muhammed, kadınlar için hiçbir taahhüde girmiyor. Bu duruma göre ölümden sonra erkekler, cennetteki kadınlara sahip olarak hoş vakit geçirirlerken, kadınların dayanılmaz hale düşecekleri anlaşılıyor. Öyle değil mi?

Gördüğünüz gibi Madam, dağdağalı ve kanlı bir yaşama alıştıktan sonra da insan, cennet ve cehennemden söz etmek ve hatta **yüce Tanrı’yı bile eleştirmek** için zaman bulabiliyor. Madam, eğer Tanrımızı eleştirerek günaha girmemi önlemek isterseniz, çarpışmalar dışında kalan zamanımı, hangi meşgaleyle geçirebileceğim konusunda lütfen bana yol gösteriniz.”[2]

Dinimizle resmen alay ediyor… Gaziliğe ve Şehitliğe inanmayan birisinin “Gazi” olmaya hakkı yoktur. M. Kemal’in mektuptaki sözlerini çok iyi anlayabilmek için bu konuyu okuduktan sonra şu konumuza bakınız; https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/28/acaba-bu-ayetler-m-kemal-ataturkun-islam-aleyhinde-yaptiklarini-bize-haber-mi-veriyor/ [3]

***

M. Kemal Atatürk Ahirete inanmıyor mu?

6-mayis-1916-1-12-1954-sayfa-3-siird

M. Kemal Atatürk’ün Madam Corinne’e gönderdiği 6 Mayıs 1916 tarihli mektup

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 6 mayis 1916 atatürk madam corinne

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 6 mayis 1916 atatürk madam corinne 2

***

Peyami Safa’nın bu sefer sansürlemediği M. Kemal Atatürk’ün 6 Mayıs 1916 tarihli başka bir mektubunda Madam Corinne’e şöyle yazdığı görülmektedir:

“Aziz Madam,
Bu defa size hakiki dostluğumuzu hatırlatmak için ilk önce ben kalemi elime alıyorum. Batıdan doğuya kadar devam eden uzun ve yorucu bir yolda iki ay kadar seyahat ettikten sonra bir istirahat ânı bulunabileceğine inanılır, değil mi? Fakat, heyhat! Görülüyor ki, bu ancak ölümden sonra mümkün olacak. Fakat bu hayali rahata kavuşmak için Allah’ımızın cennetine gitmeye kolay kolay razı olacak değilim.”[4]

Bu, tam materyalist kafa değil de nedir?

***

M. Kemal Atatürk Allahu Teala’nın vaadi ile alay mı ediyor?

02-12-1954-milliyet-sayfa-3-17-eylc3bcl-1916-mektup-alay

M. Kemal Atatürk’ün Madam Corinne’e gönderdiği 17 Eylül 1916 tarihli mektup

***

17 Eylül 1916 tarihinde ise M. Kemal Atatürk, Madam Corinne’e gönderdiği mektupta Kur’an’da müjdelenmiş “köşkler” ile alay etmektedir:

“Bu umumi savaşlar sırasında zavallı Faik Paşa alnından bir kurşun yiyerek şeref meydanında can verdi.

Eski dostunun kahramanlık misalini takip etmek isteyen Nuri Bey’in coşkunluğu görülecek şey! Allah’tan, cennette kendisi için yapılan, fakat *henüz inşâ halinde* bulunan köşk tamamıyla bitinceye kadar sabretmesi için verdiğim nasihatlere kulak astı.”[5]

Bir insanın dostunun ölümüne üzüldüğü zaman bile, onunla alay edebilen birisidir M. Kemal… Üstelik -haşa- dini değerler üzerinden.

***

Ankebut Suresi

58 – İman edip iyi iyi işler yapmış olanları elbette onları cennetin altlarından ırmaklar akan köşklerine yerleştireceğiz, o halde orada ebedi kalacaklardır. Ne güzeldir mükafatı o iş görenlerin.

***

Zümer Suresi

20 – Fakat o Rablerine sığınarak korunanlar için altlarından ırmaklar akan, üzerlerinden şehnişinler yapılmış, şehnişinli (balkonlu) köşkler vardır. Bu, Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz.

***

Duhan Suresi

54 – İşte böyle, biz onları ayrıca iri siyah gözlü hurilerle evlendiririz.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Peyami Safa, Milliyet Gazetesi, Atatürk’ün Bir Kadına Mektupları, 30 Kasım 1954, sayfa 3.

[2] Erdal Inönü, Anılar ve Düşünceler, cild 3, Doğan Kitap, birinci baskı, Istanbul 2001.

Mektup için ayrıca bakınız;

Sadi Borak, Öyküleriyle Atatürk’ün Özel Mektupları, Çağdaş yayınları, Istanbul 1980, sayfa 78, 79.

Ihsan Yılmaz, Milliyet Gazetesi , 9 Nisan 2001.

[3] https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/28/acaba-bu-ayetler-m-kemal-ataturkun-islam-aleyhinde-yaptiklarini-bize-haber-mi-veriyor/

[4] Peyami Safa, Milliyet Gazetesi, Atatürk’ün Bir Kadına Mektupları, 1 Aralık 1954, sayfa 3.

Ayrıca bakınız; Sadi Borak, Öyküleriyle Atatürk’ün Özel Mektupları, Çağdaş yayınları, Istanbul 1980, sayfa 80, 81

[5] Peyami Safa, Milliyet Gazetesi, Atatürk’ün Bir Kadına Mektupları, 2 Aralık 1954, sayfa 3.

Ayrıca bakınız; Sadi Borak, Öyküleriyle Atatürk’ün Özel Mektupları, Çağdaş yayınları, Istanbul 1980, sayfa 81, 82.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Halifelere hakaret eden M. Kemal Atatürk (Söylev’den)

Halifelere hakaret eden M. Kemal Atatürk (Söylev’den)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Önceki ve sonraki M. Kemal

***

Ey “hem Atatürkçü hemde müslümanım” diyen gafiller! “M. Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı sürecinde dinimizi ve hilafeti övmüştü” diyen gafiller. Peki bu sözler kime ait?

“Efendiler, bu pek büyük yenginin türlü etkenlerinin üstünde en önemlisi ve yücesi, Türk ulusunun bağılsız ve koşulsuz olarak egemenliğini eline almış olmasıdır. Bu olayın tarihimizde ve bütün cihanda ne büyük, ne verimle bir devrim olduğunu açıklamağa gerek görmem. Ulusumuzun uzun yüzyıllardanberi hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların baskı ve ezinci altında ne denli ezildiğini, onların açgözlülüklerini doyurma yolunda ne denli büyük yıkımlara ve yitiklere uğradığını düşünürsek, ulusumuzun egemenliğini eline almış olması olayının tüm ululuk ve önemi gözlerimizin önünde belirir. . .” (…)

“Türk ulusunun (yurdunda) tam anlamıyla efendi olarak yaşaması, ancak o, gereksiz ve anlamsız olduktan başka, varlıkları yalnızca zarar ve yıkım getiren o makamların ortadan kaldırılmasıyla olanaklı olabilirdi.”

 

**********

 

KAYNAK: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları 1959, sayfa 173-182.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

1982 Anayasa’sı ve Laik Kemalist darbecilerin oyunu

1982 Anayasa’sı ve Laik Kemalist darbecilerin oyunu

Anayasa’nın 24. maddesinin son paragrafında şöyle bildirilmektedir:

“Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Mesela “Kisisel çıkar, yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını, yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar etmek” ifadesi çok sübjektiftir ve tamamı ile “kanunu uygulayanların insafına” bırakılmıştır. Yani savcılar isterlerse, bu kanuna dayanarak bütün din görevlilerini tutuklayabilirler. Çünkü hepsi de “maaş karsılığı”, yani “para olarak” din alanında çalışmaktadır ve bu durum pekala “din yoluyla kişisel çıkar” sınırları içinde mütalaa edilebilir.

Bunun gibi başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere, birçok dini kitap ve yayın da bu şekilde yorumlanarak “suç” itibar edilebilir. Çarşıda, pazarda takke, tesbih ve benzeri “dince kutsal şeyleri” alıp satmak da pekala, (söz konusu maddeye) aykırı sayılabilir. Hele bazı Devlet büyüklerinin ve siyasilerin Cuma ve Bayram Namazlarına katılmaları “nüfuz sağlama” manasına gelebilir.

Bir ilim ve fikir adamının veya bir köşe yazarının “din ve sosyal hayat”, “din ve ekonomi”, “din ve hukuk”, “din ve siyaset” konusunda yazdığı bir yazı ve yaptığı bir araştırma, pekala “Devleti’in temel düzenine” yönelen bir tehdit olarak değerlendirilebilir. Velhasıl, işimiz, savcıların merhametine kalmış bulunmaktadır ve Anayasa değişmedikçe, bu, böylece devam edecektir. Oysa inananların da hürriyete ihtiyacı var.

 

**********

 

KAYNAK: Seyyid Ahmet Arvasi, Sahte Dindarlar Sahte Laikler, Burak Yayınevi, İst. 1996, sayfa 170, 171.

Yani bir Savcı, isterse bu kanuna dayanarak; “Kur’an, dini kitap, tesbih ve takkelerin vb. alım ve satımını yapanları suçlu ilan edebilir.” Daha birçok yorum çıkarılmaya müsait bir madde. Laikler bu maddenin değişmesine asla izin vermek istemiyorlar.

Ancak kafirler istemese de Allah (celle celaluhu) Nurunu tamamlayacaktır.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Islam ne diyor, M. Kemal ne diyor ??

Islam ne diyor, M. Kemal ne diyor ??


***

M. Kemal Atatürk; “Güç birdir ve o milletindir.”

Cevap;

Fussilet Suresi
15 – Âd kavmine gelince onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar ve: «Bizden daha kuvvetli kim vardır?» dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.

***

M. Kemal Atatürk; “Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmağa mahkûmdurlar.”

Cevap;

Tevbe Suresi
32 – Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Allah da razı olmuyor. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor.

En’am Suresi
122 – Ölü iken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları, böyle süslü gösterilir.

***

M. Kemal Atatürk; “Millî egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.”

Cevap;

Al-i Imran Suresi
32 – De ki, Allah’a ve Peygamber’e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.

***

M. Kemal Atatürk; “Yeni Türkiye Hükümetinin öz cevheri millî hâkimiyettir. Milletin kayıtsız ve şartsız hâkimiyetidir.”

Cevap;

Bakara Suresi
107 – Bilmez misin ki, hakikaten göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır, hepsi O’nundur. Size de Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

Ahzap Suresi
36 – Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âşi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.

***

M. Kemal Atatürk; “Ne mutlu Türküm diyene!” …. “Bir Türk dünyaya bedeldir.” …. “Türk milleti kahramanlıkta olduğu kadar, istidat ve liyakatte de bütün milletlerden üstündür.”

 

 

Cevap; ALEMLERE RAHMET OLARAK GÖNDERILEN HZ. MUHAMMED (sallallahu aleyhi ve sellem) EFENDIMIZDEN:

“Milliyetçiliğe davet eden bizden değildir!.. Milliyetçilik için çarpışan bizden değildir!.. Ve milliyetçilik uğrunda ölen de bizden değildir…” (Ebu Davud)

“Bu nesepleriniz, küfür tarlanız değildir, hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Hiç kimsenin, diğerine din ve takvadan başka bir şeyle üstünlüğü yoktur.” (Ahmed b. Hanbel)

“Bütün insanlar Âdem ile Havva’nın çocuklarıdır… Allah kıyamet gününde soy ve neseplerinizden dolayı sizi sorguya çekmez. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Taberi)

Hz. Peygamber (s.a.v.) baba ve atalarıyla övünen kimselere çok ağır ifadelerle öfkelerini yağdırmış ve şöyle buyurmuştur:

“Öyle milletler gelecek ki, ölmüş babaları ile övüneceklerdir. İşte onlar cehennemin kömürleridir. Ve onlar, Allah katında pisliği burnu ile yuvarlayan böceklerden daha basittir!.. Allah sizden cahiliyet devrinin övünmesini ve babalarla büyüklenmeyi kaldırmıştır. İnsanlar iki gruptur: ya muttaki mümin ya da perişan kafir! Bütün insanlar Âdem’in çocuklarıdır. Âdem de topraktan yaratılmıştır.” (Tirmizi, Beyhaki, Ebu Davud)

Veda haccında, haram ayda ve haram beldede binlerce insan, İslam Peygamberini dinlerken Rasulullah (S.A.V.) Veda hutbesini irad etti. Orada ilan edilen esaslardan birisi şu idi:

“Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Dikkat ediniz. Hiç bir Arabın arap olmayana, arap olmayanında araba, Hiçbir kızıl derilinin, beyazın siyaha; siyahın da kızıl deriliye ve beyaza takvadan başka bir şeyle üstünlüğü yoktur. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Beyhaki)

***

Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ve M. Kemal Atatürk’ün sözlerine ayrı ayrı bakacak olursak, rahatlıkla şu değerlendirmelerde bulunabiliriz:

Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Sözleri

– Insanın Ruhunu okşuyor

– Insana tevazuyu aşılıyor

– Hoşgörü

– Birlik, Kardeşlik

– Dünya hayatını düzenleyici

– Ahiret hayatını hatırlatıcı

– Insani duyguları açığa çıkarıyor

***

M. Kemal Atatürk’ün sözleri

– Insanın nefsini okşuyor

– Insana büyüklük ve kibir aşılıyor

– Taassup

– Irkçılık, Kafatasçılık

– Dünya hayatına zarar verici

– Ahiret hayatını unutturucu

– Hayvani duyguları açığa çıkarıyor

***

“Güneş balçıkla sıvanmaz” dediğinizi duyar gibiyim. Aslında bu tür bir karşılaştırma yapmak hiç hoş değil, zira Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yerini hiç kimse tutamaz, ancak söylenen sözlerin insanlar üzerindeki etkisi tartışılmazdır ve benim bu karşılastırmadan maksadım, söylenen sözlerin insanlara neyi aşıladığına, neye yönlendirdiğine ve insanlarda hangi duygu ve düşünceleri açığa çıkardığına ışık tutmaktır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk, inkılâbı; “Milleti `din´ yerine `Türk milliyetçiliği´ etrafında toplamak” şeklinde tanımlıyor (Söylev’den)

M. Kemal Atatürk, inkılâbı; “Milleti `din´ yerine `Türk milliyetçiliği´ etrafında toplamak” şeklinde tanımlıyor (Söylev’den)

***

Ey “Atatürkçü ve müslümanım” diyenler, biz mi uyduruyoruz?

***

5 Kasım 1925 tarihinde Hukuk Fakültesi’nin açılışında konuşan Atatürk Türk Devrimi’nin tanımını da yapar:

“Türk inkılâbı, kelimenin ilk anda akla getirdiği ihtilâl anlamından başka, ondan daha geniş bir değişmeyi anlatır. Bugünkü devletimizin şekli, yüzyıllardan beri gelen eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş tarz olmuştur. Milletin, varlığını devam ettirmek için efradı arasında düşündüğü müşterek bağ, yüzyıllardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, **yani ulus, din ve mezhep bağı yerine kişilerini Türk milliyetçiliği etrafında toplamıştır.** Türk milleti, milletlerarası genel savaş alanında hayat ve kuvvet sırrı olacak ilim ve vasıtanın, ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini değişmez bir gerçek olarak kabul etmiştir. Inkılâpların normal ve zorunlu gereği olarak genel yönetiminin ve bütün kanunlarının ancak dünyevî ihtiyaçlardan ilham alınarak yapılmasını bir hayat şartı saymıştır.” [1]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, sayfa 240.

Ayrıca bakınız; Behçet Kemal Çağlar, Bugünün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri, Türk Tarih Kurumu (TDK) Yayını, Ankara 1968, sayfa 159.

Milli Eğitimle Ilgili Söylev ve Demeçler, Ankara, 1946, sayfa 5.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Inkılâbın, milleti gavurlaştırmayı amaçladığına dair bir delil

Inkılâbın, milleti gavurlaştırmayı amaçladığına dair bir delil

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

“Şapka inkılâbından sonra diğer bir arkadaşımızın, Ankara valisi Yahya Galip Beyin bir ziyaretini hatırlarım. Aynı zamanda mebus (milletvekili) olarak bulunan Yahya Galip Bey de çok yakınımızdı. Bir teklifi vardı. Nedir? dedim.

– Şapkanın orta yerine bir ay-yıldız koyalım. Diğer milletlerden farkımız belli olur? dedi. Teklifi bu. Yahya Galip Beye:

– Canım biz bunları farkımız olmasın diye yapıyoruz. Sen ne teklif ediyorsun, tarzında çıkıştım..”

 

**********

 

KAYNAK: İnönü’nün hatıraları, Ulus gazetesi 5 Nisan tarihli nüsha

 

**********

 

Peki Islam ne diyor?

“Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır.” (Ebu Davud, Libas, 4; Müsned, 2/50)

“Bizden başkasına benzeyen bizden değildir.” (Tirmizî, İstizan, 7)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*