M. Kemal Atatürk’ün Ingilizlerle imzaladığı Osmanlı ve Hilafeti Yıkma ve Halkı dinsizleştirme Antlaşması!

M. Kemal Atatürk’ün Ingilizlerle imzaladığı Osmanlı ve Hilafeti Yıkma ve Halkı dinsizleştirme Antlaşması!

*

ohrili kemal, kemal ohri, m. kemal atatürk hilafet, halifeligin kaldirilmasi, m. kemal ingiliz iliskisi, ingiliz ajani, lozan ingiliz gizli maddeleri

Ohrili Kemal Bey, Çanakkale Savaşı sırasında karşı cephede gözü bağlı halde…

***

Kemal Ohri, 1947 yılında Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye göndermiş olduğu mektubunda Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran Türk-Ingiliz Gizli Antlaşması’nın[1] hala yürürlükte olduğunu kendisine hatırlatmakta, antlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu antlaşmanın Ingiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmiştir.

Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ancak Lozan Antlaşması’na rağmen geçerli olan ve 1947 yılına kadar da geçerliliği devam etmiş gözüken ve pek muhtemeldir ki hala da yürürlükte bulunan; bir milletin edebini, terbiyesini, inanç ve maneviyatını olduğu kadar hilafet gibi önemli bir makamı-meseleyi alakadar etmek suretiyle ülkesinin ve devletinin siyasi istikbalini de yakından ilgilendiren ve hatta ilgilendirmekten ziyade ona kesin bir surette biçim veren söz konusu gizli antlaşma bugün hala geçerli midir diye ilgililere sormak herhalde çok tabii bir vatandaşlık hakkı olsa gerekir.

***

Bu belge hakkında iki makaleye yer vereceğiz. Bu makalelerden biri, Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü, diğeri ise Prof. Dr. Cemil Koçak’a aiddir.

Sözü evvela Prof. Dr. Metin Hülagü’ya bırakıyoruz:

Geçenlerde basında bir iddia yer aldı. Iddia o ki 2024 yılında hilafeti tekrar getirmek için referandum yapılacakmış!

Eğer bilginin kaynağı derinlerden gelmiyorsa yapılan bu iddialı açıklama sadece bir varsayım, yorum yahut bir algı operasyonu olarak değerlendirilebilir.

Iddianın doğruluğu bir tarafa konusu dikkat çekiciydi: Hilafet; yani Batı’nın korkulu rüyası.

Iddia ve hilafet kelimeleri yan yana gelince aklım birden Cumhuriyet’in ilk yıllarına gitti…

Kemal Ohri’yi ve onun, devrin Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye, Cumhuriyet’in çeyrek yaşını henüz doldurduğu yıllarda yazmış olduğu rapor-mektubu hatırladım….

*

ohrili kemal, kemal ohri, m. kemal atatürk hilafet, halifeligin kaldirilmasi, m. kemal ingiliz iliskisi, ingiliz ajani, lozan ingiliz gizli maddeleri hilafet halki dinsizlestirme

***

Mektup, Lozan Antlaşması öncesi Cumhuriyet’e kurban edilen Hilafet’ten bahsetmekteydi.

1957 yılında vefat etmiş olan Ohrili Kemal Beyin hayatına dair bilgiler oldukça sınırlıdır. Ancak yaptığı görevler, meşguliyetleri ve bulunduğu yerler dikkate alındığında onun, yabancı kaynakların da ifade ettiği üzere, hiç de sıradan biri olmadığı aşikârdır.

Kemal Bey, soyadından da belli, Ohri doğumludur. Balkanların çocuğudur.

Tabii olarak Ohrili Kemal diye tanınmıştır.

Ohrili Kemal, Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşıdır.

Atatürk ile 3 yıl aynı sıralarda, Erkan-ı Harbiye’de beraber okumuştur.

Erkan-ı Harbiye’den Mustafa Kemal ile aynı yıl mezun olmuştur.

1910 yılında Osmanlı Hükümeti tarafından tahsil için Almanya’ya gönderilenler arasında yer almıştır.

Ohrili Kemal Ismet Inönü’nün de arkadaşıdır.

Ismet Inönü ile amir-memur ilişkisi içinde olmuştur. Bu ilişki daha sonraları yakın bir dostluğa dönüşmüştür.

Ohrili Kemal Çanakkale cephesinde Kurmay Heyeti içinde yer aldı. 3. Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü görevinde bulundu. Daha sonraları ise Kuzey Grubu Karargâh Kurmayı oldu.

19 Mayıs 1915’te Arıburnu’nda 2. Tümen’e mensup çok sayıda asker şehit olunca Ohrili Kemal, 22 Mayıs 1915’te 3. Kolordu Harekât Şube Müdürü olarak Arıburnu’nda Anzak karargâhında Yzb. Auberi Herbert ile yaptığı görüşmeler neticesinde 24 Mayıs 1915’te geçerli olan kısa süreli bir mütareke yapılmasını sağladı. Anzak siperleri önünde şehit düşen 3000 kadar Türk askerinin defin işleri bu mütareke neticesi ancak mümkün olabildi.

ohrili kemal, kemal ohri, m. kemal atatürk hilafet, halifeligin kaldirilmasi, m. kemal ingiliz iliskisi, ingiliz ajani, lozan ingiliz gizli maddeleri hilafet halki dinsizlestirme 2

***

HILAFET’I CUMHURIYET’E KURBAN EDEN GIZLI ANTLAŞMA

Yukarıda giriş sadedinde verdiğimiz bilgilerden sonra Kemal Ohri ile ilgili üzerinde durmak istediğimiz asıl husus onun 1924’te Hilafet’in ilgası ve dini eğitimin Türkiye’de yasaklanması konuları ile alakalı olup Ingiltere ile Türkiye arasında imzalanmış olduğunu belirttiği gizli antlaşma ve kaleme aldığı mektubudur.

Onun 28 Şubat 1947’de Isviçre’nin Cenevre kentinden Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye göndermiş olduğu mektubu yakın dönem siyasi tarihimize ışık tutması ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki uygulamaların ne kadar milli yahut yerli olduğunu, ne kadarının öz irademizle alındığını ve ne kadarının zorlamalar, mecburiyetler ve kamuflelerle tatbik alanına konulduğunu göstermesi bakımlarından hakikaten ibretliktir.

Her nasılsa “Sakıt Hanedan Azasından Kemal Ohri’nin Ismet Inönü’ye Mektubu” ana başlığı ile Cumhuriyet Arşivi kayıtlarına geçmiş olup araştırmacılara açık halde bulunan söz konusu mektup Ohrili Kemal’in Cenevre’de Segy pansiyonunda kaldığı sıralarda daktilo edildikten sonra postaya verilmiştir.

Aslında bir tür analiz-rapor denilebilecek olan mektup toplamda 11 sayfadan meydana gelmekte olup Ohrili Kemal’in kendi şahsi meselelerini de içermektedir. Ancak mektubun esas yazılış amacı Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye istihbari bilgiler vermek ve siyasi önerilerde bulunmak olmuştur.

Mektubun doğrudan doğruya dönemin Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye hitap ediyor olması Ohri ile Inönü arasındaki ilişki ve yakınlığı göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

Mektup muhtevası itibariyle ve kısa ifadelerle, Osmanlı Devleti’nin savaşa girme şekli; Ittihat ve Terakki liderlerinin yanlış politikası; Ingiltere’nin hilafet siyaseti; hilafetin kaldırılmasını öngören Ingiltere ile imzalanan gizli antlaşma; o günkü genel siyasi şartlar; hilafetin kaldırılması sonrası Islam dünyasının Türkiye ve Ingiltere’ye bakışı; Ingiltere’nin hilafeti yeniden getirme arayışları ve sair konulardan oluşmakta ve ayrıca kişisel bilgi ve birikimler ışığında genel bir değerlendirme ile birlikte Ismet Inönü’ye yapılan bir kısım önerileri kapsamaktadır.

Yukarıda kısaca muhtevasından bahsettiğimiz Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı Ismet Paşa’ya 1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile Ingiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilafet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de Dini Eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.

Kemal Ohri’nin antlaşmaya dair tafsilatlı bilgi vermemesinin nedeni, öyle anlaşılmaktadır ki, antlaşmanın gizliliği bir tarafa, gerek Ismet Inönü’nün gerekse daha başkalarının zaten konuya hem önceden beri vakıf olmaları hem de konunun zaman zaman bir kısım teklifler nedeni ile gündeme gelmiş olmasından kaynaklanmış gözükmektedir.

Hal böyle olmakla birlikte mektupta geçen ifadeler dikkatlice okunduğunda söz konusu antlaşmanın mahiyet ve neden imzalanmış olduğuna dair kesin bilgi olarak ortaya çıkan hususları şu şekilde sıralamak mümkündür:

-Türkiye ile Ingiltere arasında yapılmış gizli bir anlaşma mevcuttur.
-Antlaşma toplamda 4 maddeden oluşmaktadır.
-Sözü edilen gizli anlaşma Lozan Antlaşması (1923) öncesinde imzalanmıştır.
-Antlaşmayı Ismet Inönü imzalamıştır.
-Gizli antlaşma Lozan Antlaşması’na rağmen geçerliliğini korumuştur.
-Gizli antlaşma 1947 yılında hala geçerli durumdadır.
-Gizli antlaşmanın içeriği hilafet ve saltanatın kaldırılmasını kapsamaktadır.
-Gizli antlaşma Türkiye’deki Dini Eğitim Yasağını da içermektedir.
Lozan Antlaşması Hilafet ve Saltanat’ı kaldırma sözü verilmesi neticesinde ancak imzalanabilmiştir.
Hilafet ve Saltanat ilga edilmeden barış yapılamamıştır.
-Antlaşmanın Ingiltere ile birlikte ilga edilmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na defalarca teklif edilmişse de Ingiltere’yi kızdırmamak adına bu teklifler dikkate alınmamıştır.

Kemal Ohri söz konusu antlaşmanın imzalanma gerekçesini Ittihat ve Terakki idarecilerinin Birinci Dünya Savaşı’nın neticesi itibariyle Osmanlı Devleti’nin tamamıyla çökmesine sebebiyet vermesinden korkarak ve toptan harp diyerek yanlış bir adımla ve gereksiz yere Cihad-ı Mukaddes ilanında bulunmaları ve dolayısıyla Ingiltere’yi hilafetin kaldırılmasını gerçekleştirme şeklindeki eski kararında teşvik ve tahrik etmeleri ve nihayet harbin sonunda, Türkiye’nin istilaya uğratılması ve barış yapılabilmesini mümkün hale getirebilmek adına Hilafet ve Saltanat’ın kaçınılmaz olarak ilgası yoluna gidilmiş olduğu şeklinde açıklamaktadır.

Mektupta üzerinde durulan bir diğer husus ise o günlerde Ingiliz siyasilerinin hilafeti yeniden uygulamaya sokma düşüncesi içerisinde oldukları bilgisidir.

Bu konuya kısaca işaret eden Ohrili, hilafetin başka bir devletin veya gücün eline geçmesinin kesinlikle Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olacağını ve şayet hilafet yeniden ilan edilecekse bunun yeri, eskiden olduğu gibi yine Türkiye olmalıdır, demektedir. Hilafetin başka bir yerde ve tarzda uygulanması ise kesinlikle “caiz değildir” diye belirtmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti tarafından hilafetin ilga edilmesi kararının alınmış olmasının gerek Türk halkı gerekse Islam dünyası nezdinde huzursuzluğa sebebiyet verdiğini de belirten Ohrili, Hilafet ve Saltanat’ın ilgasının ve Türkiye’de dini eğitimin yasaklanmasının gerisindeki etkin gücün Ingiltere olduğu şeklindeki halktaki kanaatin Islam dünyasında da geçerli bir kanaat olduğunu ve bu durumun Türk-Ingiliz ittifakına zarar verdiğini söylemekte, Ingiltere’nin hilafet sistemini başka bir ülkede yeniden hayata geçirmeye kalkışmasının müttefiklik kurallarına uygun bir siyasi hareket olmayacağı gibi Türkiye’nin menfaatlerine de kesinlikle zarar vereceği fikrini izah etmeye çalışmıştır.

Ohrili, Ingiltere’nin hilafeti başka bir coğrafyada uygulamaya koyması halinde Türkiye’nin bundan ciddi derecede zarar göreceğini dile getirdikten sonra Türkiye ile Ingiltere arasında var olan gizli antlaşmanın varlığına değinmekte ve iki devlet arasında yapılan gizli bir antlaşma neticesi ilga edilen hilafet makamının siyasi ve dini temsilinin esasen Büyük Millet Meclisi’ne bırakılmış olduğu hususuna da vurgu yapmaktadır.

Mektupta ayrıca Türkiye’de Cumhuriyet’e geçişle birlikte yasaklama getirilen dini terbiyenin Mustafa Kemal tarafından geçici bir süre için düşünüldüğüne yine Mustafa Kemal’in siyasi uygulamaları ve konuşmalarından örnek vermekte ve bu yasağın biran evvel sona erdirilerek dini terbiyenin başlatılmasının doğru olacağını belirtmektedir. (Geçici bir süre için düşünüldüğüne dair bu iddia, Inönü’yü ikna etmek için ortaya atılmış olsa gerek: Kadir Çandarlıoğlu)

Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye nihai önerisi ise Lozan Antlaşması öncesinde Ingiltere ile imzalanmış olan gizli antlaşma neticesi ilga edilen ancak mevcudiyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsına bırakılmış bulunan Hilafet’in, söz konusu gizli antlaşma feshedilmek suretiyle Hilafet’in Türkiye’nin çıkarları adına yeniden uygulamaya konmasının Türkiye için son derece faydalı olacağı fikridir.

Kemal Ohri’nin rapor-mektubunda vermiş olduğu istihbari bilginin doğru olup olmadığını tespit anlamında 1940’lı yılların siyasi gelişmelerine ve Islam dünyasının o dönemki dini temsil ve uygulama noktasında içinde bulunduğu hale bakmak gerekmektedir.

Ancak o devrin hilafet noktasında siyasi durumuna bakmadan evvel, Ohri’nin beyanlarını destekler manada, yine Ohri’nin mektubundan iktibasla, Mustafa Kemal’in 1923 Izmir harp oyunlarından sonra yaptığı konuşmasındaki “Büyük bir dostluğun yeniden kurulması, sulhun teessüsü (gerçekleştirilmesi) makam-ı hilafetin ilgasına menuttur (hilafet makamının kaldırılmasına bağlıdır).” ifadesini burada zikretmek gizli antlaşma konusuna açıklık getirmesi bakımından doğru olacaktır.

Hilafet 1924 Martında Türkiye’de kaldırıldıktan sonra başta Hint Müslümanları olmak üzere Islam dünyasında ciddi bir şaşkınlık yaşanmıştı. Milli Mücadele yıllarında Islam dünyası ile olan işbirlikleri ve Şeyh Senusi gibi dini liderlerin Anadolu ve Ortadoğu’da propaganda faaliyeti içerisinde olmalarının sağlanması; Anadolu’da Islam ve Hilafet Kongrelerinin düzenlenmesi; Yavuz Sultan Selim’e atıfla kanımızın son damlasına kadar Islam’ın savunucusu olacağız söylemleri ve verilen savaşın hilafet için, halife için, hilafet merkezi Istanbul için olduğunun dağıtılan beyannamelerde belirtilmesi Islam dünyasının Milli Mücadele hareketine maddi, manevi ve siyasi bakımlardan destek vermesini sağlamıştı. Ancak bütün bu ve benzeri söylem ve eylemlerden sonra 1924’te hilafetin ilgası Islam dünyasında büyük bir şok ve akabinde ciddi bir travmanın yaşanmasına sebebiyet vermiştir.

Hilafet makamını, bazı itirazlar söz konusu olsa da, Islami idarenin vazgeçilmez unsuru olarak gören Islam ulemasının girişimleri ile önce 1924’te Mekke’de, hemen sonrasında 1926’da Kahire’de ve en nihayet 1931’de Kudüs’te Islam dünyasının muhtelif coğrafyalarından gelen temsilcilerin katılımları ile tertiplenen Hilafet Kongreleri izlemiştir.

Ankara, her birisinin ayrı bir hikâyesi olan bu kongrelerin hiç birisine sıcak bakmadığı gibi bazılarında temsilci bulundurmakla birlikte menfi bir tavır takınmayı benimsemiştir.

Hilafet, Kemal Ohri’nin mektubunda da belirttiği üzere 1940’lı yıllarda Ingiliz siyasilerinin gündeminde canlı ve de sıcak bir konu olmuştur.

Ingiltere Hindistan’da Ingiliz idaresine karşı başlayan ve dönemin halifesi olan Osmanlı padişahının çağırısı ile yatışıp sona eren Sipahi Isyanı sonrasında hilafetin ne denli etkili bir silah olduğunun daha o zamanlar farkına varmıştı. Hilafetin gücü ve Batı’ya karşı bir silah olarak kullanılabileceği gerçeği Sultan II. Abdülhamid devrinde uygulamaya konan Islamcılık siyaseti ile yakın zamanlarda bir kez daha görülmüş ve anlaşılmıştı.

Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ancak Lozan Antlaşması’na rağmen geçerli olan ve 1947 yılına kadar da geçerliliği devam etmiş gözüken ve pek muhtemeldir ki hala da yürürlükte bulunan; bir milletin edebini, terbiyesini, inanç ve maneviyatını olduğu kadar hilafet gibi önemli bir makamı-meseleyi alakadar etmek suretiyle ülkesinin ve devletinin siyasi istikbalini de yakından ilgilendiren ve hatta ilgilendirmekten ziyade ona kesin bir surette biçim veren söz konusu gizli antlaşma bugün hala geçerli midir diye ilgililere sormak herhalde çok tabii bir vatandaşlık hakkı olsa gerekir.

Mahiyeti tam olarak nedir, kim, kimlerle, nerede ve nasıl ve niye böyle bir antlaşma imzalamışlardır ve antlaşma bugün hukuken ne durumdadır hususları da merak edilip akla ilk gelebilen sorulardandır. Feshedilmiş yahut geçen zaman içerisinde tabii olarak yürürlüğünü yitirmiş durumdaysa metnini ve hikâyesini okumak da herhalde ilginç olmalıdır.

Anlaşılan o ki Kemal Ohri yazdıkları ve söyledikleri ile sadece Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ama gizli tutulan bir geçeğe işaret etmekle kalmamış fakat aynı zamanda; “Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir”, şeklindeki o dönemde bile garipsenen bir ifade tarzının nedenini birazcık da olsa anlaşılır kılmıştır.

Yazının başında bir iddia olarak ortaya atıldığından bahsettiğimiz referandum konusu da esasen Ohri’nin rapor-mektubunda daha o tarihlerde bahis konusu edilmiş gibidir.

Ohri içinde bulunulan siyasi duruma genel olarak işaret ettikten sonra söz konusu iddiaya benzer bir teklifte bulunmuş ve fikrini şu şekilde ifade etmiştir:

“Gerçi hükümet şekli Islam kamuoyunda bir tesiri haiz olmamışsa da Islam’ın gereklerinin esaslarından biri olan hilafetin ilgası ve akabinde hala devam eden Islam terbiyesinin okullarda kesinlikle yasaklanması, yalnız Türkiye’de değil bütün Islam dünyasında büyük bir hoşnutsuzluk uyandırmıştır.

Hakkıyla söylemek lazım gelirse Ingiltere siyasetiyle teşriki mesai büyük bir yarar olarak kabul edilmekle beraber hilafet ve saltanatın ilgası, herkeste büyük bir iç tepki doğurmuştur. Hele Türkiye dini teşkilatı kaldırıyor, denildikten ve halife bütün aile efradı ile memleketten tam bir hakaret ve sefaletle çıkarıldıktan sonra, bütün patrikhanelerin, hahamhanelerin.. vs. en eski dini teşkilata varıncaya kadar Türkiye’de eskiden olduğu gibi vazifelerine devam etmeleri bu infiali, en yüksek dereceye çıkarmıştır. Bu işlerin nereden ileri geldiği ve ne suretle Lozan’da ilk antlaşma imzalandığı herkesçe malum olduğu ve hele Lord Kürzon’un Lozan Antlaşması’nı savunurken neler söylediği bilindiği için bundan ortaya çıkan her şeyi bütün çıplaklığı ile anlamak mümkündür.

Bundan dolayıdır ki…. Türkiye’de dini terbiyenin kaldırılması, Islam âleminde hilafetin ilgası hep Ingiltere devletinin baskısından ileri gelmiş olduğu kabul edilmektedir…

Yine bütün parlak vaatlerle beraber Sovyetler savaşı kazandığı takdirde Islam âleminin ve bunun başında Türkiye’nin kendi elim akıbetini de görmesi gerekir.

Peki, bu vaziyeti düzeltmek nasıl mümkündür?

Bugünkü vaziyette tam anlaşma ve çözüm şekli şöyle olabilir:

Ingiltere, Türkiye ile imzalanmış olan 4 maddeli Lozan Antlaşması öncesindeki gizli antlaşmasını, Türkiye ile birlikte fesheder.
Türkiye 1924’te feshedilen ancak hilafet makamı olmakla Büyük Millet Meclisi’nin mefhum (kavram) ve mazmununda (anlamında) mündemiç (saklı) bulunan hilafetin temsili hakkını Meclis bir kanun ile Cumhurbaşkanı’na bahşeder.
Diğer memleketlerde olduğu gibi Türkiye’de de okullarda dini eğitime müsaade olunur.
Türkiye hükümetinin laik vaziyetini Kabine yine muhafaza eder. Zaten Islam’ın esasında ruhbanlık yoktur.

Bütün bunlar ile elde edilecek netice şudur:

Türkiye’de dindar kalmış olan çoğunluk infialini terk ile kerhen değil fakat samimi surette Ingiliz dostluk ve ittifak siyasetine sarılır ve diğer siyasetlerin girmesine şiddetle muhalefet eder.
Islam âlemi, bunu his ile Türkiye’nin müttefiklerine karşı çok samimi davranır.
Türkiye, hilafeti temsil ettiğinden bütün Islam âlemi üzerinde siyaseten etkili olur. Ve bu suretle de başka muhalif cereyanlara mani olmak imkânı hâsıl olur.

Burada, acaba hilafet başka bir yerde uygulanma alanı bulabilir mi diye bir soru akla gelebilir.

Bu düşünce çok kere akla gelmekle birlikte hilafet makamı ancak müstakil bir devlete ait olup bu da tam müstakil bir hükümetle olabilir. Bugün dünyada Islam olarak Türkiye’den başka bu vasıfları haiz, azmini ve tehdidini gerçekleştirmeye muktedir bir tek hükümet yoktur. Ayrıca böyle bir hükümet ortaya konmak istense bile, Türkiye kadar bu hareketi güzel bir surette idare edebilecek, hilafetin gerektirdiği görevleri yerine getirebilecek bir devlet halen mevcut değildir. Arap emirleri de ekseriyetle Türkleri tercih ederler; çünkü bu vasıfları ancak Türklerde görürler. Tabii ki müstesnaları vardır; fakat onlar da müstesnadırlar…

Bu kararı Türkiye kendiliğinden yapmalıdır, hususuna gelince, bu değerlendirme ne kadar isabetli olursa olsun, antlaşmalar müştereken yapılır ve yine müştereken bozulur. Özellikle Türkler bu hususta çok vefalıdırlar. Hele başta bu antlaşmayı imza etmiş olan zat başka türlü hareket edemez. Asıl bu mütalaayı Ingiltere devleti münasip bir şekilde teklif etmelidir. Yoksa bu antlaşmayı müştereken Ingiltere ile ilga etmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na teklif çoktan ve defalarca yapılmıştır. Fakat tereddüt aşikârdır. Ingiltere’nin gücenip darılacağı düşünülmektedir.”

Söze hilafete dair bir iddia ile başladık bu noktaya kadar geldik.

Ne diyelim…

Bazen ileride olacak bazı şeyler abdala önceden malum olur… derler.[2]

***

*

***

Prof. Dr. Cemil Koçak da bu belgeyi görmüş ve şunları yazmıştır:

II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye-Ingiltere yakınlığı sürüyor, Türkiye, Sovyet tehdidine karşı ABD ile Ingiltere’nin de desteğini almak istiyordu. Bu konuda Ohrili Kemal’in Inönü’ye tavsiyeleri vardı.

Kemal Ohri adını, aslında Ohrili Kemal olarak biliyoruz. Elimizde bulunan ve Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye yazdığı 28 Şubat 1947 tarihli mektubunu Kemal Ohri olarak imzalamıştır. Bu tarihte Isviçre’nin Cenevre kentinde Segy pansiyonunda yaşadığını da yine mektubundan anlıyoruz.

Ohri’nin Inönü’ye yazdığı mektuptaki ana fikri; savaş sonrasında Ingiltere’nin hilâfeti yeniden tesis etmek düşüncesinde olduğu ve bunu gerçekleşmesi halinde hilâfetin Türkiye’nin dışında tesis edilmesinin uygun olmayacağıydı. Ingiltere’nin gerçekten de böyle bir görüşü olup olmadığını bilmiyoruz. Bu bilgi, Ohri’ye aitti. Ona göre; “müttefikimizin en kuvvetli, en emin dost ve müttefiki elinde bu kuvvetin bulunması varken; başka ellerde bulunmasına muvafakat edeceğine hükmetmek caiz değildi.” Eğer Ingiltere aksi bir davranış içine girerse, bu takdirde “dostluk’tan söz edilmesinin anlamı kalmayacaktı.

Mektubun ekinde yer alan yedi sayfalık analizde; Ohri’nin ana fikrini destekleyen görüşlere yer verilmişti. I.Dünya Savaşı’nda cihat ilânıdır ki, Ingiltere’nin Osmanlı devletini istilasına neden olmuştu. Ancak unutmamak gerekirdi ki; Osmanlı ile Ingiltere arasındaki münasebe

tler uzun yıllardır dostluk içinde kalmıştı. Nitekim Türkiye ile Ingiltere, yakın müttefik olmuşlardı ve bu sürmeliydi.

LOZAN’DA GIZLILIK

Ohri’nin yazdığına göre; Türkiye’nin kurulması aşamasında saltanatın ve hilâfetin kaldırılması; ardından “halen devam eden Islâm terbiyesinin kaldırılması, mekteplerde kat’iyen men edilmesi, yalnız Türkiye’de değil; bütün âlemi Islâmda büyük bir hoşnutsuzluk uyandırmıştı.” Ona göre, hakkıyla söylemek lâzım gelirse; “Ingiltere siyasetiyle teşriki mesaî menafi fevkâlade takdir edilmekle beraber; bu ilgalar, herkeste büyük bir infiali deruni uyandırmıştı.”

Hatta daha da ötesi vardı: “Türkiye’de dini terbiyenin kaldırılması; Islâm âleminde hilâfetin ilgası, hep Ingiltere devletinin tazyikinden münbais olduğu [kaynaklandığı] bilinmekte”ydi. Bu çerçevede Ingiltere, “adeta Islâm ve Islâmiyet düşmanı olarak gösterilmiş”ti.

INGILTERE VE HILÂFET

Ohri’ye göre; durum değişmişti; savaş sonrasındaki dünyada Ingiltere’nin en büyük gücü, Islâm ahalisiydi. Sovyetler Birliği, bu mücadeleyi kazanırsa; Islâm da, Türkiye de, güç bir durumla karşı karşıya kalırdı. O halde ne yapılmalıydı? Ohri’ye göre formül basitti: Ingiltere, Türkiye ile Lozan anlaşması öncesinde imzalamış olduğu dört maddelik ‘gizli’ anlaşmayı fesh etmeliydi. Buna karşılık, Türkiye de, yeni bir yasayla hilâfetin temsili hakkını 1924 yılında devrettiği Meclis’ten almalı ve Cumhurbaşkanına bahşetmeliydi. Diğer yandan; Türkiye, “diğer memleketlerde olduğu gibi; mekteplerde dini terbiyeye” izin vermeliydi. Bütün bunlar laikliğe halel getirmezdi; Ohri’ye göre; “Türkiye hükûmetinin laik vaziyetini kabine yine muhafaza eder”di.

cemil kocak m.kemal atatürk ingiliz iliskisi ingiliz ajani, hilafet neden kaldirildi

Böylece; “Türkiye’de dindar kalmış olan ekseriyet; infialini terk ile, kerhen değil, fakat samimi surette Ingiliz dostluk ve ittifak siyasetine sarılır ve diğer siyasetlerin girmesine şiddetle muhalefet eder”di. “Islâm âlemi, bunu hisle, Türkiye’nin müttefiklerine karşı çok samimi davranır”dı. “Türkiye, hilâfeti temsil ettiğinden, bütün âlemi Islam üzerinde siyaseten müessir olur”du. Bu şekilde “başka muhalif cereyanlara” da engel olunabilirdi.

“DINDAR HALK”

Ohri; mektubunda, hilafetin bir başka ele geçmesi ihtimaline de yer veriyor ve ardından Türkiye’nin dışında başkaca bir bağımsız Islâm devleti bulunmadığı sonucuna varıyordu. Bu nedenle böyle bir ihtimal gerçekleşemezdi. Hilâfete sahip bir Türkiye’nin Sovyetler Birliği karşısında da daha güçlü olacağı açıktı: “Milletin esas çekirdeğini teşkil eden dindar halkın hilâfetin tekrar teessüsü ve terbiyei diniyenin yeniden başlaması üzerine göstereceği tecellüd [yiğitlik], bunlara tamamen hail [engel] teşkil eder”di. Savaş ihtimali karşısında “manevi rabıtanın göstereceği kuvvet” her zaman için göz önüne alınmalıydı. Yine unutulmamalıydı ki; 1921-1922 yıllarında “Anadolu harbi”ni kazanan; ne ona yapılan yardımlar, ne de askerî güçtü; bunu “Türkün iman kudreti” sağlamıştı. Misâkı Millî’de hilâfetin kurtarılması başlıca amaç olarak belirtilmişti.

Ohri, vaziyetten ümitliydi; Ingiltere, yeniden Islâmın kalbini kazanmalıydı. Içinde bulunulan askerî ve siyasî vaziyet, bunu gerektiriyordu. O halde, hilâfetin yeniden tesisi ve onun Türkiye’ye bırakılması, Ingiltere’nin de çıkarına olacaktı. Böylece Ingiltere, zamanında yapılan “hatayı tashih” edecek [düzeltecek] ve “Islâmın kalbini kazanacak”tı. Türkiye’yi “tekrar baş yapacak”tı. Aksi halde, gücünü sürdüremezdi. Türkiye de bu yolda girişimlerde bulunmaktan kaçınmamalıydı. Hatta zaman tükeniyordu ve acele etmekte yarar vardı.

OHRILI KEMAL KIMDIR?

Ohrili Kemal, binbaşı olarak Çanakkale savaşına katılmıştı. Anzak cephesinde ateşkes görüşmelerinde de bulunmuştu. Hatta onun gözü bağlı olarak karşı siper içinde çekilmiş bir fotoğrafı dahi bulunmaktadır. Maalesef daha sonraki hayatına ilişkin bilgimiz pek yok gibidir. Bu tarihte niçin Isviçre’de bulunduğunu da bilmiyorum. Onun yurt dışında ne kadar kaldığını da… Bu konuda herhangi bir bilgiye erişemedim. Fakat, 15 Ocak 1947 tarihli Inönü’ye mektubunda Ohri’nin Cumhurbaşkanından bir ricası vardı: “Buradaki konsolosluk aldığı emre imtisalen tam bir pasaport vermekten imtina ettiğini [sakındığını] bildiriyor. Bura hükûmeti tabiatıyla bu şekle uyarak ikâmetimi kabul etmiyor. Döviz talebim dahi hiç netice vermedi. Başbakanlığa müracaatım dahi hiçbir netice vermediği için; vatandaşlık hakkımın tanınması için icab edenlere emir buyurulmasını dilerim. Konsolosluk hemen avdetimi [geri dönmemi] bile emrediyor. Halen buna maddeten ve manevî imkânım yoktur. Kaldı ki, hukuki medeniyeden sakıt [yoksun] bir adam vaziyetinde muameleye tabi tutulmaklığım şayanı hayret ve teessürdür.”[3]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Sözkonusu belge için Bakınız; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Katalog Numarası: 030 10/203 391 24.

[2] Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü, “Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?”, superhaber.tv, 21 Temmuz 2018.

[3] Prof. Dr. Cemil Koçak, “Ingiltere ile dostluk ve hilâfet meselesi”, Star Gazetesi, 17 Ekim.2015.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

Kadir Mısıroğlu Deli mi? Deli raporu var mı? Psikiyatrist Prof. Dr. Sefa Saygılı

Kadir Mısıroğlu Deli mi? Deli raporu var mı? Psikiyatrist Prof. Dr. Sefa Saygılı 

*

Psikiyatrist Prof. Sefa Saygili Kadir Misiroglu'nun ruh sagligi, Kadir Misiroglu deli mi, Kadir Misiroglunun deli raporu var mi, Kadir Misiroglu deli hastanesi, Kadir Misiroglu timarhane

***

Psikiyatrist Prof. Dr. Sefa Saygılı cevaplıyor:

Son zamanlarda başta Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı olmak üzere bazı kesimler Üstad Kadir Mısıroğlu’nun tarih tezleri üzerinde söyleyecek sözleri olmayınca ‘deli’ diyerek onun kişiliğine saldırmaktadırlar. 

Üstadı şahsen üniversite için İstanbul’a geldiğim 1973 yılından beri takip ediyorum. Sonra kendisiyle tanışıklığımız ve defalarca sohbetinde bulunduğum oldu. Kısacası fikirleriyle, faaliyetleriyle, yakından tanıdım. Kitaplarının ve makalelerinin birçoğunu okudum. 1980 öncesi çıkardığı haftalık Sebil mecmuasının bütün sayılarını alıp heyecan ve merakla okuduğumu hatırlarım. 

Şimdi bu iddiaları okuyunca şaşırıyor ve üzülüyorum. Fikrine fikirle karşılık veremeyen, yayınladığı kitaplara cevap bulamayan kimilerinin Üstada ‘deli’ diyerek saldırmaya kalkması ülkemizin düşünce düzeyi açısından yerlerde süründüğünün acı göstergesidir maalesef.

Öncelikle kendisini yakından tanıyan ve faaliyetlerini takip eden, son iki ayda ikisi hastanede ikisi ikametgâhında olmak üzere dört defa görüşmüş deneyimli psikiyatri uzmanı olarak şunları söylemeliyim:

Üstad kendi ifadesiyle 85 yaşını devirmesine ve başta şeker hastalığı olmak üzere çeşitli rahatsızlıklarına rağmen halen son derece berrak ve açık zihin yapısına, sağlam hafızaya sahiptir.

Üstad belgelerle konuşur ve yazar. Onda hayal ürünü veya senaryo yoktur. Her yazdığının arkasında durur, ikna edici delillerle müdafaa eder. 

Üstad müthiş bir zekâya ve harika bir hafızaya sahiptir. Geçmiş tarihi olayları kronolojik sırasına göre ve belge kaynakları vererek izah eder. Tartışmalarda muarızlarını bu şekilde susmak zorunda bırakır.

Konusunda bilgisi herkesten farklı olarak üstündür. Kendi ifadesi ile “bana laf atanlar bilgimin zekâtı kadar bile bilemezler” derken bu sözü hakikati ifade etmektedir.

Gerek hitabetini gerekse yazılarını düzgün ve anlaşılır cümleler ile teşekkül ettirdiği gibi tutarlılık ve düşünce insicamı dikkati çeker.

Hayatı boyunca yine düşüncesinde ve zihin yapısında tutarlılık mevcuttur.

Muhakeme kabiliyeti müthiştir, hadiseler arasında bağ kurması hayranlık uyandıracak tarzdadır ve sağlam bir mantık yapısına sahiptir. 

Bunlardan sonra gelelim muarızlarının iddialarına dayanak olarak gösterdikleri Üstada yaklaşık 40 sene önce rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar hocamız tarafından verilen ve aleyhinde kullanılan rapora(*):

Bu raporda Üstad için ‘hapishane ve hastane şartları sıhhatini bozduğundan 3 ay müddetle evinde, ailesinin yanında geçirmesi gerekir” kararı verilmiştir. Songar hoca Üstadın ceza infazı için hemen mahpushaneye tıkılmasını tehir etmek (yani infaz tehiri) için bu raporu düzenlemiştir. Çünkü o sıralarda af çıkması gündemdedir ve bir süre sonra da beklenen af çıkmıştır zaten. Böylelikle Üstadın hapse girmesine gerek kalmamıştır. Şunu da ekleyelim, isnat edilen düşünce suçudur.

Hekimler bazen sosyal endikasyonla, yani kendisine müracaat eden ve yardım isteyen kişiye daha ağır zararlı ve tehlikeli hallerden korumak için bu şekilde raporlar düzenleyebilirler.

Ayrıca raporda konulan teşhis, psikoz değildir. Psikotik olana ‘deli’ denebilir. Yoksa kapalı yerde duramamak delilik değil, bir çeşit kaygı bozukluğudur.

Şu da var, Üstad raporu aldığı 1973 yılından bu yana herhangi psikiyatrik tedavi görmemiş olması bir yana buna en ufak ihtiyaç duymadığı gibi psikiyatride muayene olmuş dahi değildir.

Kısacası Kadir Mısıroğlu’nda psikoz dediğimiz deliliğin en küçük belirtisi bile mevcut değildir. Aksine düşüncelerine katılmayanların da kabul ettiği gibi o gayretli, azimli bir fikir adamıdır. Hayatını dolu dolu geçirmiş; yazdığı 62 kitapla, verdiği sayısız konferans ve sohbetlerle ömrünü mukaddes davasına adamış aksiyon insanıdır. Gördüğü ve inandığı hakikatleri milletine anlatmak için çırpınan bir dava adamıdır. Defalarca cezaevine atılmış, hakkında rekor sayıda dava açılmış, uzun yıllar sürgünde kalmıştır. Buna rağmen hep dik durmuş, davasından geri adım atmamış, devre göre şekil almamış, zikzak yapmamış, korku nedir bilmeyen bir kahramandır. 

Sonuç olarak; Üstad Kadir Mısıroğlu’nun akıl ve ruh sağlığı yerindedir. Ona fikirlerinden dolayı karşı olanların da bu gerçeğe uygun davranmaları, yanlış değerlendirme ve iftiradan uzak durmaları temennimdir.

(*) Bu olayın hikâyesini Üstad ‘Geçmiş Günü Elerken’ adlı kitabında (Sebil Yayınları) geniş olarak anlatmıştır.

*

Psikiyatrist Prof. Dr. Sefa Saygılı

https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/sefa-saygili/ustad-kadir-misiroglunun-ruh-sagligi-25104.html

*

***

*

 

Kemal Atatürk, Fatih Sultan Mehmed’in peşinden giden Millete serseri dedi mi?

M. Kemal Atatürk, Fatih Sultan Mehmed’in peşinden giden Millete serseri dedi mi?

*

Gazi m. kemal pasa izmir yollarinda Matbuat Müridiyet-i Umûmiyesi Nesriyati M. Kemal Atatürk Fatihe serseri dedi mi, M. Kemal atatürk Fatih Sultan Mehmed Kemal atatürk Osmanli Izmir

[1] no’lu dipnotta sözü edilen kitabın kapağı…

***

M. Kemal 17 Şubat 1923’te Izmir Iktisat Kongresi’ni Açış Nutkunda, Fatih Sultan Mehmed ve diğer Padişahların peşinden giden Millete “serseri” demiştir. M. Kemal’in bu sözleri aynı yıl Matbuat Müridiyet-i Umûmiyesi tarafından neşredilmiştir. Yani “Resmi Yayın”dır. Dolayısıyla inkar edilmesi mümkün değildir.

Işte M. Kemal’in o sözleri:

“Millet hayati gerekleriyle uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu. Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zaptolunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir.”[1]

*

M. Kemal Atatürk Fatihe serseri dedi mi, M. Kemal atatürk Fatih Sultan Mehmed M. Kemal atatürkün Osmanli hakkindaki sözleri Izmir Iktisad Kongresinin Acis Nutku 17 Subat 1923

[1] no’lu dipnota dair… M. Kemal’in, Fatihlerin arkasından giden Millete “serseri” dediğini gösteren ve o hayatta iken neşredilen Resmi yayın…

***

Bu necip Millete “serseri” diyerek hakaret etmek kimsenin haddi değildir!.. Bu sözler Millete olduğu kadar Kanuni Sultan Süleyman ve Fatih Sultan Mehmed’e de hakarettir.

Halbuki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Istanbul’u fethedecek komutanı da orduyu da methetmiştir; “Istanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.[2]

Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de 34. sûre olan Sebe Suresi’nin 15. âyetinde geçen “BELDET’ÜN TAYYİBETÜN” (Çok Güzel Belde) ifadesi hakkında, Elmalılı Hamdi Yazır Efendi şöyle demektedir:

“Çok güzel bir tesadüftür ki بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ (Beldetün Tayyibetün) “Hoş bir belde” ifadesi ebced hesabıyla Istanbul’un fethine tarih düşmüştür. (857) Molla Cami rahmetlinin bir hediyesi olmak üzere meşhurdur ve bilinmektedir.”[3]

“Beldetün Tayyibetün” ifadesinin Ebced karşılığı Hicri 857, Miladi 1453 yapıyor.

Tahsin Emiroğlu da “Esbab-ı Nüzul” adlı eserinde şunları söyler:

“Beldetün Tayyibetün” lafz-ı celilî Sebe kıssasında, Sebe kavminin beldesini vasıf için irad buyurulmakla beraber, bu terkibin Istanbul şehrine ve bu şehrin mü’minler tarafından fethedileceğine işaret olduğu da, bazı tefsir kitaplarında beyan edilmiştir. Ez cümle, meşhur âlim Molla Cami, Ebced harflerini hece usulü ile hesap etmiş ve bunların toplamının Istanbul’un fetih yılına tevafuk ettiğini bulmuştur. Bunda ittifak vardır. Molla Cami bunu fetihten evvel hesaplayarak 857 bulmuş ve bu tarihte de Istanbul feth edilmiştir. Bu buluşta ayetteki “Belde-i Tayyibe”nin Istanbul şehri olduğuna işaret vardır. Doğrusunu Allah bilir…”[4]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Gazi M. Kemal Paşa Hazretleri Izmir Yollarında, Istihbarat Matbaası, Matbuat Müridiyet-i Umûmiyesi Neşriyatı, Ankara 1339 (1923), sayfa 108.

NOT: Yazıda, “Atatürk Araştırma Merkezi” tarafından sadeleştirilmiş metni kullandık. Aşağıdaki yazının 6. paragrafı:

http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/turkiye-iktisat-kongresini-acis-soylevi-izmir

Orijinal metni ise eklediğimiz görselden okuyabilirsiniz.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335; Buharî, et-Tarihu’l-Kebir, I, 81; et-Tarihu’s-Sağîr, I, 306; el-Bezzâr, el-Müsned, el-Müsned, c. II, s. 308; Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, II, 38; Hakim, Müstedrek, IV, 422; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, VI, 219.

[3] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Zehraveyn Azim Dağıtım, cild 6, sayfa 359. (Sadeleştirilmiş metin) Orijinal metin: “Ittifakâtı bedîadandır ki بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ (Beldetün Tayyibetün) lâfzı ebced hisabiyle Istanbulun fethine tarih düşmüştür. Molla Camî merhumun bir hediyyesi olmak üzere ma’ruftur.”

[4] http://endulushan.blogcu.com/mananin-avucundaki-sehir-istanbul-beldet-un-tayyibetun/7775605

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Laikliği savunup idama karşı çıkanlara bir sual

Laikliği savunup idama karşı çıkanlara bir sual

*

laiklik, cehenneme odun olmaktir, kisas ne demektir, kisas nedir, Islamda idam var mi, Islamda katilin hükmü, Islamda katilin cezasi, Islamda laiklik,

Cehenneme odun olmayın…

***

“Din ile Devlet ayrıdır” deyip laikliği savunanlara ve idama karşı çıkanlara soruyorum:

Oruç tutuyor musunuz? Eğer muhatabım bir Müslüman ise ve sağlık sorunu da yoksa; “Evet” diyecektir. Peki neye göre? O kadarını bilmez ama biz anlatalım:

Oruç tutmak, Bakara Suresi’nin 183. ayetiyle bütün müslümanlara “Farz” kılınmıştır.

BAKARA SURESI
183 – “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de **farz kılındı.** Umulur ki korunursunuz.”

ARAPÇA YAZILIŞI:
“Yâ eyyuhellezîne âmenû **kutibe aleykumus sıyâmu(Oruç)** kemâ kutibe alellezîne min kablikum leallekum tettekûn.”

“Sıyâm”; Oruç demektir. “Kutibe” ise “yazıldı” anlamına gelir. “Farz” demektir… Yani Allah’ın hükmü manasına gelir.

Şimdi de Bakara suresindeki “katilin idam edilmesi”ne dair ayete bir bakalım:

BAKARA SURESI
178 – “Ey iman edenler! Öldürmede **kısas size farz kılındı**. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın.”

ARAPÇA YAZILIŞI:
“Yâ eyyuhellezîne âmenû **kutibe aleykumul kısâsu** fîl katlâ el hurru bil hurri vel abdu bil abdi vel unsâ bil unsâ.”

Kısacası Oruç, Bakara 183’deki “kutibe aleykumus sıyâmu” ifadesiyle; Kısas, yani katilin idamı ise Bakara 178’deki “kutibe aleykumul kısâsu” ifadesiyle farz kılındı ve Devlet tarafından uygulanması icab eder… Aynı ifade.

O halde, orucu farz olarak kabul ederken, aynı ifadeyle farz kılınan idamı neden kabul etmiyorsunuz?

Acaba aşağıdaki ayet sizi mi işaret ediyor?

Bakara Suresi 85:

“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Hal böyleyken nasıl olur da laikliği savunabilir ve idama karşı olabilirsiniz? Allah’tan daha mı merhametlisiniz? Kemalist yalanlara kanmayın. Allah’tan korkun, aklınızı başınıza alın. Bu işin şakası yok, cehenneme odun olmayın…

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Hırsızları ifşa ediyoruz – 2: Özden Aydın

Hırsızları ifşa ediyoruz – 2: Özden Aydın

Neşrettiğimiz yazıları bizden izin almadan kullanan ve kaynak göstermeyen “hırsızları” bundan böyle sitemizde ifşa edeceğiz. Alakalı kişiler ve/veya kurumlar hakkında suç duyurusunda bulunma hakkımızı ise saklı tutuyoruz.

Özden Aydın denen bir küfürbazın sözde “yazdığı” bütün paçavraların neredeyse tamamı sitemizden çaldığı yazılardan oluşuyor. Bizden çaldığı yazılara “küfür” ve “hakaretler” serpiştirerek güya kitap yazıyor ve bunları “parayla” satıyor.

Biz araştırma yaparak çektiğimiz bunca sıkıntı ve meşakkate rağmen kitabımızı “ücretsiz” olarak dağıtmaya çalıştığımız halde, bu şahıs hiçbir zahmete katlanmadan bizden çalıyor, bir de fütursuzca parayla satıyor. Böyle utanmazlık olur mu?

Hem düşmanımız da olsa bir insana “it”, “köpek”, “fahişe” denir mi? Yazdıkları baştan sona küfür ve hakaret, öyle ki okurken kalbiniz sıkışır. Zaten bu yüzden üç satırdan fazlasını zor okursunuz. Anlaşılan bu şahsın vicdanı öyle kararmış ki, içinde hiçbir sıkıntı duymaksızın bütün bu küfür ve hakaretleri yazabilmiş. Böyle birinin yazılarımızı çalmasından daha tabii ne olabilir ki?..

Bu hırsız, bizden çaldığı yazılarla oluşturduğu paçavraları Kadir Mısıroğlu’na da göndermiş, ancak üstad küfür ve hakaret dolu bu paçavralardan rahatsız olmuştur.

Işte bazı paçavralarının fiyatı:

Özden Aydin kitap atatiran atatürk kamal, m. kemal özden aydin, bücher özden aydin books, siyonizm sabetay özden aydin

*

 

Osmanlı’nın Adaletini Araplar da itiraf etti

Osmanlı’nın Adaletini Araplar da itiraf etti

*

osmanli adaleti Osmanli arap ülkelerini fethi Osmanli hosgörüsü Osmanli devleti hosgörü

***

Araplar, Osmanlı Devleti’nin hakimiyetini kabul ettiklerinde kendilerini haklardan yoksun ve baskı altında bulunan halklardan görmüyorlardı. Osmanlı fethini 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar yabancıların köleleştirmesi olarak kabul etmiyorlardı. Çağdaş Arap milliyetçiliğinin büyük ideologlarından biri olan Suriyeli tarihçi el-Husri, çalışmalarında Arapların Osmanlı sultanlarının iktidarını doğrudan Islam halifeliğinin devamı olarak gördüklerini ve kendilerini yabancı bir iktidar tarafından fethedilmiş ve ona boyun eğdirilmiş bir halk olarak hissetmediklerini belirtmiştir.[1] Bir başka Arap tarihçisi Zeyn N. Zeyn, Osmanlıların Araplara ait toprakları Arapların elinden almadıklarını, onların Memlukler, Ispanyollar ve Farslar ile savaştıklarını, ancak Araplar ile savaşmadıklarını dile getirmiştir. Yine aynı yazara göre Osmanlılar, iktidara Jön Türkler gelinceye dek Arapların asimile edilmesi ve Türkleştirilmesi yönünde hiçbir girişimde bulunmamışlardır.[2]

Yazımızı Mısırlı Dr. Fehmi Şinnâvî’den bir alıntı ile noktalayalım:

“Osmanlı döneminde mahkemelerin durumu hakkikaten övünülecek bir haldeydi. Biz bugün bu vasfa sahip mahkemelere mâlik değiliz…

Mahkemeler şeriatın hüküm sürdüğü, davaların süratle neticelendiği kurumlardı. Anlaşamayan taraflar arasında hüküm veren kadı, din hususunda da bilgisi olan müftünün ta kendisiydi, ve ka­pısını çalan herkese dinî, dünyası hususunda bilgi verirdi; ne fetva­dan, ne de kazadan (hakimlik görevinden) para almazdı. Her şehir­deki ve kasabadaki müftü Kahire’deki genel müftüye bağlıydı. Ge­nel müftüyü de Bâb-ı Âli tayin ederdi. Islâm âleminin her yanında­ki genel müftüler şeyhülislâma bağlıydılar. Şeyhülislâm Osmanlı hilafetinde sultandan sonra en önemli ikinci şahsiyetti. Şeyhülislâm başbakan olan sadrazamdan önce gelirdi. Arşivler Müslümanca bir adaletin uygulandığına tanıklık eden belgelerle doludur. Oysa bu­gün çağdaş devletlerin arşivleri karıştırıldığında karşımıza mahke­me bitmeden vefat eden birçok davalı ve davacı buluruz; yahut öy­lesine ciddi ve önemli davalar vardır ki, kesin bir karara kavuşması gerekirken hemen olağanüstü yasalar çıkar ve herşey tersyüz olur!

Sonunda kanunların sadece adı kalır, hepsi yalaka olur! Osmanlı döneminde mütfü ve kadı’nın önünde bir köle ya da cariyeyle paşa, prens, general, hatta sultanın kendisi karşı karşıya gelebilirdi. Bir mahkeme ki, davacı ve davalıdan birinin köle, diğerinin hükümdar olduğunu düşününüz… Kadı böyle bir mahkemede ya bir celse ya da iki celsede işi bitirirdi, daha uzatmazdı. Hem de işler vakar ve ihtimam ile olurdu. Karşılıklı rızanın da bulunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü adaletin Allah’ın şeriatına uygun biçimde ifasına çalışılıyordu.”[3]

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] el-Husri, el-Biladu’l-Arabiyye ve’d-Devletü’l-Osmaniyye, Beyrut 1960, sayfa 36, 82, 83.

[2] N.Z.Zeyne, The Emergence of Arab Nationalism. With a Background Study of Arab-Turkish Relations in the Near East, Beirut 1966, sayfa 9, 10, 17.

Tafsilat için bakınız; Nikolay Ivanov, Osmanlı’nın Arap Ülkelerini Fethi 1516-1574, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013, sayfa 270, 271.

[3] Dr. Fehmi Şinnâvî, Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, (Tercüme eden: Sadık Ömeroğlu), Insan Yayınları, Istanbul 1995, sayfa 35 – 38.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Mehmed Akif Şeriatçı mıydı yoksa Laik mi? Ümmetçi miydi yoksa Milliyetçi mi?

Mehmed Akif Ersoy Şeriatçı mıydı yoksa Laik mi? Ümmetçi miydi yoksa Milliyetçi mi?

*

Mehmet Akif Atatürk, Mehmed Akif M. Kemal, Mehmed Akif seriatci mi, Mehmed Akif laiklik, Mehmed Akif Ümmetci, Mehmet Akif Hilafet fesli Akif

***

Mehmed Akif Ersoy Hilafetçi, Şeriatçı ve Ümmetçi idi. Türkçülük ve Turancılık fikirlerine karşıydı.[1]

Çetin Özek, “100 Soruda Türkiye’de *Gerici* Akımlar” isimli kitabında Akif ve arkadaşlarına da yer verir ve haklarında şunları yazar:

“Islamcı Türkçülük akımı, Mehmet Akif, Ahmet Naim tarafından eleştirilmiştir. Din, ‘ırk, renk, lisan, muhit, iklim itibariyle büsbütün yabancı unsurları aynı milliyet içinde cem’eden yegane rabıta’dır. Osmanlı Imparatorluğu yüceliğini dinin sağladığı birleştirici unsura dayanarak bulmuştur. Çeşitli milletler Imparatorluk içinde ve Osmanlılık adı altında kardeşçe yaşamışlardır. ‘Kavmiyet’ davasının güdülmesi, bu kardeşliği ve birliği çökertirken, Türkler de aynı yola girmekle ‘Ittihadı Islâmın’ ortadan kalkmasına yol açmaktadırlar…. Bakışlar ‘Kabe’den ‘Turan’a çevrilmemelidir.”[2]

M. Kemal’in kalemşörü Falih Rıfkı da Mehmed Akif’e “gerici” der:

“Mütareke yıllarında gericilik Istanbul’da da Anadolu’da da alıp yürümüştü. Ankara’daki Maarif Vekili resim dersini çizgi dersine çevirmiş, alabildiğine yeni medreseler açmıştı. Şair Akif, sarıklı hocalardan çoğu, Trabzon milletvekili Ali Şükrü bu gruptan idiler. 26 yaşında Meclise gelen Ali Şükrü bir sağlık kanununun tartışılması sırasında: ‘- Kadınlarımızdan ne ister bunlar? Yüzlerini açtırmayacağız!’ diye haykırmıştı. Şair Akif Mecliste bir tek defa ağzını açmıştı: Neden sivil gazete ‘Hâkimiyet-i Milliyye’ye ödenek verilmiş de şeriatçı ‘Sebil-ür-Reşad’ dergisine verilmemiş. Bu yardımı esirgeyenlere, ‘- Dalkavuklar!’ diye bağırmıştı.”[3]

Said Halim Paşa’nın vefatından sonra Fransızca neşredilen “Islam devletinin siyasi yapısı” adlı mühim eseri, Mehmed Akif tarafından tercüme edilmiştir. Mehmed Akif, eserin takdiminde Said Halim Paşa için; “Islam ümmetinin en büyük mütefekkiri (düşünürü)” ifadesini kullanır.

Akif’in beğenerek ve tasvip ederek tercüme ettiği bu eserde şöyle yazmaktadır:

“Islam’ın sosyal yapısı bütünü ile, Şeriat’ın tam hakimiyeti esası üzerine kurulmuştur.(..) Şeriat, ahlaki ve sosyal, birtakım tabii gerçeklerin bütünüdür. Insanlığın mutluluğu, Peygamber tarafından, Yaradıcımız adına bizlere tebliğ edilen bu gerçeklere bağlıdır. O halde Şeriat’ın hakimiyeti demek, tabii ve insan yaradılışına uygun olan, fakat insanların arzu ve iradelerine bağlı olmayan ve değişmeyen, ahlaki ve sosyal kanunların hakimiyeti, demektir.”[4]

1923’de Ikinci Meclis kurulunca, Mehmed Akif’in başyazarlığını yaptığı Sebilürreşad dergisinde, yeni Meclis’in hangi hareket tarzını takip etmesi gerektiği, şu sözlerle ifade edilmekteydi:

“Acaba bu Meclis nasıl bir hareket tarzı takip edecektir? Milletin ruhuna, hissiyatına, akaidine(inancına), temayüllerine uygun bir yol tutacak mıdır? Yoksa Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinde olduğu gibi milletin içtimai (sosyal) bünye ve ruhi ahvaline aykırı birtakım çorak yollara mı süluk edecektir? Tabiatıyla bunu zaman gösterecektir. Maamafih bizim görüş ve tahminimiz şu merkezdedir ki, siyasi vahdet ve istiklalimizi temin ve memleketi muhakkak olan izmihlalden kurtarması itibariyle milli tarihimizde en parlak bir mevki ihraz eden Büyük Millet Meclisi, devletimizin esas tabiatına ve Islami mizacına muhalif olarak hariçten getirilen yabancı te’sis ve nazariyetlerden (laiklik) de milleti kurtararak hakiki bir ‘Islam Devleti’ tesis ile Islam Tarihi’nde büyük bir sayfa açacaktır. Zannediyoruz ki bütün milletin arzu ve temennisi bu merkezdedir.”[5]

Işte Mehmed Akif’in düşüncesi böyleydi.

“Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı atanlar, acaba Mehmed Akif’e de “gerici yobaz” diyecekler mi? “Laiklik, adam olmaktır, sen adam değilsin” diyerek ona da hakaret edecekler mi? Zaten yukarıdaki nakillerden de görüldüğü üzere, o dönem “mürteci” ve “gerici” gibi ithamlara maruz kaldığı açık.

Mehmed Akif, Eşref Edip ve Said Paşa Islamcıydılar. Islamcılık cereyanı, son yüz yıl içinde Osmanlı Toplumuna yön vererek onu kurtarmak amacında olan iki ana cereyandan biridir. Diğeri Batıcı-laik cereyandır. Idris Küçükömer’e göre Islamcılar, Batıcı laiklerden daha tutarlıdırlar:

“…Sait Halim Paşa, Mehmet Akif gibi Islamcılar kendilerine ilerici denen Batılaşma yolunu seçenlere (Tanzimatçılara, Yeni Osmanlılara ve Jön Türklere, C.H.P.’ye vs. ye) göre daha tutarlı görünüyorlar.”[6]

Yani M. Kemal ile Mehmed Akif karşı cephelerde yer alıyorlardı.

Nitekim Akif, M. Kemal’in Başkumandanlık kanununu üçüncü defa uzatmak istemesine Meclis’te karşı çıkmıştı.[7]

Dolayısıyla Mehmed Akif gibi Islamcı-ümmetçi bir şairin yazdığı Istiklal Marşı’nı, milliyetçiliğin takviyesi için kullanmak, ona yapılmış büyük bir haksızlık olduğu gibi, hakarettir de. Mehmed Akif dini mevzularda çok hassastı. Hakikaten Dar-ül Hikmet-il Islamiye Cemiyeti baş katipliğinde iken[8] Antalya’da Dar-ül-Muallimin’de Islam’ın esaslarına dil uzatan 3 öğretmene “mikrob” demiş ve devlet hizmetinden acilen atılmalarını ve Divan-ı Harbe sevkedilmelerini talep etmişti:

*

Mehmet Akif Atatürk, Mehmed Akif M. Kemal, Mehmed Akif seriatci mi, Mehmed Akif laiklik, Mehmed Akif Ümmetci, Mehmet Akif Hilafet

[9] no’lu dipnot ile alakalı… Mehmed Akif’in Fetvahane’ye gönderdiği yazı… 

***

“Fetvahane’nin Yüce Huzuruna,

Antalya Darü’l-Muallimin müdür muavini Avni, fenn-i terbiye muallimi Nahid ve ulum-i Tabiiye muallimi Hayri Beyler tarafından Yüce Islam Dini’nin yüce esaslarına ve akaidine karşı pek şeni bir surette ve açıktan açığa vuku bulan tecavüz ve tahkirlerini açıklayan Antalya Müftülüğünden gönderilen dört parça vesikanın tasdikli suretlerinden istinsah edilen ikişer adedi merbut olarak Şeyhülislamlığa takdim olunmuştur. Müslümanların çocuklarına muallim ve mürebbi yetiştirmek maksadıyla vücuda getirilen bu kabil Islami müesseselerin masum ve saf harimine her nasılsa girmeye fırsat bulan ve çirkin mahiyetlerini izhar suretiyle adeta bulaşıcı bir hastalığın muzır mikrobları mesabesinde bulunduklarını isbat eden bu gibi şahısların bundan sonra değil yalnız talimi (eğitim) vazifelerde, aksine devlet hizmetlerinin hiçbirisinde istihdam olunmamak şartıyla acilen ve katiyyen azledilmeleri için Maarif Nezaretine ve Din-i Celil-i Islamın Kanun-i Esasi ile teyid edilmiş bulunan mukaddes hukukuna karşı alenen ağıza almaktan çekinmedikleri galiz ve şeni lafızların hesabını vermek üzere bir an evvel Divan-ı Harbe tevdi olunmaları zımnında Harbiye Nezaretine birer kıta tezkere yazılması ve takdim olunan vesaik suretlerini ilave olarak gönderilmesi büyük bir ehemmiyetle arz ve istirham olunur. Ol babta emir ve ferman emir sahibi (Padişah) Hazretlerinindir. 24 Şubat 1336 (1920) (imza ve mühür.)”[9]

Mehmed Akif, Hilafet müessesesinin devamına taraftar olduğu gibi, medreselerin devamına da son derece taraftardı. Bunu gerek kendi yazdıklarından ve gerek başyazarı olduğu Sebilürreşad dergisinin yayınları dolayısıyla çok iyi biliyoruz.

Akif’in Safahat’ta yer alan şiirlerinde Hilafet ve Halife kelimelerinin defalarca geçtiği halde bütün bu kelimeler, Safahat ciltlerinin 1928’de yapılan eski harfli son baskılarında, başka kelimelerle değiştirilmişlerdir, yani sansürlenmişlerdir.

Buna dair şiirlerinden birkaç misal verelim…

mehmet akif safahat sansür

Safahat’ın 2009 yılı baskısının 269’uncu sayfasının dipnotunda şöyle yazıyor; “Şiirin ilk dört neşrinde, son iki mısrada bulunan ‘Hilafet’iniz’ ve ‘Hilafet’ kelimeleri, 1924 baskısında ‘Bu kudretiniz’ ve ‘Bu kudret’ şeklinde çıkmıştır. Şiirin ilk dört neşrinde bulunan ‘Hilafet’in’ kelimesi, 1924 baskısında ‘Hükümetin’ şeklinde çıkmıştır.” Yani “Hilafet” kelimesi M. Kemal döneminde sansürlenmiş…

“Zavallı âlem-i İslâm eğer salîbe henüz
Sarılmıyorsa, kolundan çeken: Hilâfet’iniz.
Hilâfet olmasa: Dünyâ tanassur eyleyecek…
O halde, şimdi bizim hakkımız değil ölmek.
Yetişmiyor mu ki dünyâ evinde çektiğimiz,
Yarın da yüklenelim âlemin günâhını biz?
Hem intihâra özenmek ne sermedî hüsran!
Bucak bucak savuşun, müslümansanız, bundan.
Hayâta karşı nedir, söyleyin, bu yılgınlık?
Reîs-i âilenin intihârı: Çılgınlık!
Hilâfet’in, o henüz pâyidâr olan arşın
Sükûtu müdhiş olur… Düşmesin aman, yapışın!”[10]

***

*

mehmet Akif safahat sansür 1

Safahat’ın 2009 yılı baskısının 3 no’lu dipnotunda (sayfa 206) şöyle yazıyor; “Şiirin ilk üç neşrinde bu şekilde çıkan mısra, 1928 baskısında şu şekilde çıkmıştır: Ne hükümet kalıyor ortada billahi, ne din!” Yani “Hilafet” kelimesi M. Kemal döneminde sansürlenmiş, yerine ise “Hükümet” kelimesi eklenmiş…

“Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ’ yaşar’ der delidir,
Arab’ ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa; zîrâ sonu hüsrân-ı mübin:
Ne hilafet kalıyor ortada billâhi, ne din!”[11]

***

*

mehmet akif safahat sansür 2

mehmet akif safahat sansür 3

Safahat’ın 2009 yılı baskısının 327’inci sayfasının dipnotunda şöyle yazıyor; “Şiirin ilk üç neşrinde bulunan ‘Halife yurdunu’ ifadesi, 1928 baskısında ‘Zavallı yurdumu’ şeklinde çıkmıştır.” Yani “Halife” kelimesi M. Kemal döneminde sansürlenmiş, yerine ise “Zavallı” kelimesi eklenmiş… 328’inci sayfanın dipnotunda ise şöyle yazıyor; “Şiirin ilk üç neşrinde bulunan ‘Halife ordusunun’ ifadesi, 1928 baskısında ‘Muazzam ordumuzun’ şeklinde çıkmıştır.”

“Sen ey Boğaz ki, uzattın da âhenin kolunu,
Halîfe yurdunu tehdîd eden deniz yolunu,
Cihâna karşı asırlarca bağladın durdun;
Açık değil ya henüz rehgüzâr-ı mesdûdun;
Yerinde kaldı ya kıblem, harîm-i îmânım?
Hudâ rızası için söyle, pek perîşânım!

Bakın: İlerledi… Asker! Hudâ bilir, asker!
Evet, gözüm seçiyor şimdi bir bir efrâdı:
Halîfe ordusunun en muazzam evlâdı,
Ki pâk alınları İslâm için son istihkâm.”[12]

***

*

Gördüğünüz gibi, Kemalist rejimin kurulmasından sonra bu şiirlerde geçen “Hilafet” ve “Halife” kelimeleri; “Hükümet”,  “Kudret” vs. gibi kelimelerle değiştirildiler… Böylece Safahat okuyucuları, onun Hilafetçi olduğunu bilmeyecekti…

Mehmed Akif, bazı yazı ve şiirlerinde Medreselerin içinde bulunduğu durumu tenkid etmiş olsa da, aşağıdaki mısralarında görüldüğü üzere kapatılmasına katiyyen razı değildi:

“Yıkılır bir gün olur mahkemeler, ma’bedler;
En temiz yerleri en kirli ayaklar çiğner;
Beşeriyyet yeni bir din tanıyıp ilhâdı,
Beşerin hâfızasından silinir Hakk’ın adı;
Gömülür hufre-i târihe me’âlî… Lâkin
Yine tek bir taşı düşmez şu Hudâ lânesinin.”

Akif bu mısralarında, “Bir gün medreseler, camiler yıkılsa, insanoğlu Allah’ı unutsa ve yüksek hisler geçmişe gömülse de, şu Allah Evi’nin tek taşı bile düşmeyecektir…” demektedir. Mehmed Akif’in, düşüncesinde medrese ve camiye, ilim ve iman yuvaları olarak yan yana yer verdiğini görmekteyiz.[13]

*

 

Mehmet Akif Inkilaplar, Mehmed Akif Inkilaplar, Mehmet Akif harf inkilabi Mehmet Akif M. Kemal, Mehmet Akif Atatürk

Mehmed Akif Ersoy, M. Kemal’in harf inkılabına rağmen Osmanlı Türkçesi ile yazmaya devam etti[14]

***

Fatih Camii’nde, Vefa yolundan gitmekte olan şair Ekmekçioğlu Medresesi ile karşısındaki okulu görünce, din ile dünyayı ayırıp, dinin kendi kendisine yıkılıp gitmesi için onu ihmal edenlerin, millet hayatında ne kadar derin yaralar açtığını ifade eden şu mısraları söyler:

Zavallı milleti vahdet-cüdâ eden “ikilik”,
Sırıtmıyor mu? O pis dişleriyle karşında?
Nasıl tükürmesin insan şu hâle baksın da?
Yıkılmamış, ne kadar yıkmak istesek, îmân;
Ayırmak istemişiz sonra dîni dünyâdan.
Ayırmışız, ederek Şer’i muttasıl ihmâl;
Asıl ikincisi olmuş, şu var ki, berzede-hâl!
Evet, bu sıska vücûdun yarın durur nefesi;
Fakat şu gördüğün “Ekmekçioğlu Medresesi”
Yaşar, demir gibi göğsüyle, belki on bin yaş…
Ya her kaburgası: Kurşunla bağlı yalçın taş!
Olaydı koskaca millete bir beyinli kafa;
“Vücûdu bir yana atmak, dimâğı bir tarafa,
Akıllı kârı değil!” der de böyle yapmazdı.
Ne oldu, sor bakalım? Milletin öz evlâdı,
Yabancıdan daha düşman kesildi birbirine!

Bu satırlarda, Mehmed Akif’in, dinsiz bir eğitim verilmesi ve din ile dünyayı ayırmak (yani laiklik) aleyhindeki fikirleri, çok açık olarak görülmektedir.[15]

Hasan Özsan’a göre Akif, laiklik ilkesini ve kemalist inkılapları Şeriat’a aykırı gördüğü için Mısır’a gitmiştir:

“Kurtuluş Savaşı sonrası ülkemizde oluşan yeni toplumsal ve siyasal yaşamın şeriat kurallarına uygun olmayışını hoş karşılamamış, laiklik ilkesini tepkiyle karşılamıştır. Sosyal devrimlere daha fazla dayanamamış ve 1926 yılında Mısır’da yaşamaya karar vermiştir.”[16]

Mehmed Akif Ersoy, Türkiye’de Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklandığı ve Türkçe “Tanrı uludur” şeklinde bir şeyler uydurulup ulutulduğu yıllarda, Mısır’da yaşıyordu. Ancak yine de Kemalist rejimin yakın takibatından kurtulamamıştı.

Kemalist rejim, Mehmed Akif’i fişlediği, takibe aldığı ve tehdit gördüğü yazışmaları “Irtica 906” isimli dosyada biriktirmişti. Muharrem Coşkun’un arşivden elde ettiği dosyada, Mehmed Akif Bey’in Mısır’a gittikten sonra adım adım takibi, söyledikleri, görüşmeleri, yurda döndükten sonra yine kimlerle görüştüğü vs. hepsi mevcut.

Mesela 28 Ağustos 1935 tarihli “117” kodlu istihbarat raporunda, Mehmed Akif’in Türkiye’de hayata geçirilen devrimlerle alakalı görüşlerine şu ifadelerle yer veriliyordu:

“Bir zamandan beri Mısır’da ihtiyar-ı ikamet eyleyen (oturmayı seçen) Islam şairi unvanı ile maruf Safahatçı Şair Akif, üç haftadır Antakya ve civarında dolaşmaktadır. Şair Akif, Antakya’da hep eşraf ile düşüp kalkmaktadır. Antakya eşrafının hemen hepsi ya Arap millicisi veya Fransız uşağıdır. Şair Akif, bu içtimalarda (toplantılarda) ulu orta hilafetten, hilafetin lüzum-u şer’i ve akli ve siyasisinden (akli, şer’i ve siyasi açıdan gerekliliğinden) bahsetmektedir… Şapka ve Türkçe Ezan hakkında çok kimseler Şair Akif’ten reyini (görüşünü) sormuş, o da ‘Şapka giymek, doğrudan doğruya Avrupalıya benzemek maksadı ile yapıldığı için tamamen küfürdür. Türkçe Ezan ise kat’iyyen mekruhtur. Namaz caiz değildir. Latin hurufatı (harfleri) ise, Kur’an-ı Kerim’i tağyir eylediği (değiştirdiği) cihetle Şer’an mekruhtur. Aynı zamanda Türk Müslümanlarla Arap Müslüman’ı bir birinden ayıran bu üç bidat… haram, mezmum (kötü, ayıp) ve mekruhtur’ cevabını vermiştir.”[17]

*

m. kemal atatürk mehmed akif mehmet akif hilafet seriat laiklik irtica 906 1

m. kemal atatürk mehmed akif mehmet akif hilafet seriat laiklik irtica 906 2

m. kemal atatürk mehmed akif mehmet akif hilafet seriat laiklik irtica 906 3

ScreenHunter_358 Mar. 22 07.28

[17] dipnot’ta bahsi geçen ve “Irtica 906” isimli dosyada bulunan Mehmed Akif Ersoy ile alakalı istihbarat raporları…

***

Raporlardan da anlaşılacağı üzere Mehmed Akif’e göre zaruret olmaksızın şapka giymek “küfür”dür. Yani kafir olunur… Akif, Hilafet’in lüzumuna, Türkçe Ezan ile kılınan namazın caiz olmadığına ve Latin harflerinin de Kur’an-ı Kerim’i değiştirmek manasına geldiğine inanacak kadar Şeriatçı idi.

Hatta Prof. Dr. Zafer Toprak’ın “Doğan Kitap”tan çıkan eserine bakılırsa, çokeşliliği bile savunuyordu:

“Avrupa’yı körü körüne taklit eden Batıcı bazı düşünürler ulusal nitelikteki kültürü görmezden gelmişlerdi. Gelenekten yana olanlar ise alışılagelmiş eski aile yapısının çözülmesi ve kadın-erkek ilişkilerindeki değişiklikler sonucu oluşabilecek kaos korkusuyla her türlü farklılığa karşı çıkmışlardı. Bu nedenle mütedeyyin düşünürler, Mustafa Sabri, Mehmet Akif ve Said Halim gibi gelenekçi yazarlar hem çokeşliliği hem de örtünmeyi, mahremiyeti savunmuşlardı.”[18]

Uzun lafın kısası; bugün Türkçülük yapan kesimin Akif ile uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur, olamaz. Eğer bu kesim Akif’e zerre saygı duyuyorsa, artık onu istismar etmekten derhal vazgeçmelidir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] Ahmet Kabaklı, “Istiklal Marşımızın Büyük Şairi Mehmet Akif”, Toker-Milliyetçi Fikir ve Edebiyat Dergisi, sayı 3, Aralık 1976, sayfa 9.

[2] Çetin Özek, 100 Soruda Türkiye’de Gerici Akımlar, Gerçek Yayınevi, Istanbul 1968, sayfa 48.

[3] Falih Rıfkı Atay, Babanız Atatürk, Istanbul 1980, sayfa 39.

[4] Sebilürreşad Dergisi, cild 19, sayı 493-496, Şubat-Mayıs 1922.

[5] Eşref Edib, Hakimiyet-i Milli Devrinde Hükümetin Takip Edeceği Yol, Sebilürreşad, cild 22, sayı 551/552, 16 Ağustos 1339 (1923), sayfa 42.

[6] Idris Küçükömer, Batılılaşma-Düzenin Yabancılaşması, Profil Yayıncılık, 5. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 21.

[7] TBMM Gizli Zabıt Ceridesi, cild 19, 4 Mayıs 1922, sayfa 329.

[8] Nesimi Yazıcı, “Cerîde-i Ilmiyye”, Türkiye Diyanet Vakfı Islam Ansiklopedisi, cild 7, sayfa 408.

[9] Bab-ı Fetva Mektubi Kalemi, karton: 277, dosya nu: 57193.

Bakınız; Sadık Albayrak, Türkiye’de Islamcılık Batıcılık Mücadelesi, Iz Yayıncılık, Istanbul 2013, sayfa 27, 28.

[10] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hece Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2009, sayfa 269.

[11] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hece Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2009, sayfa 206.

[12] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hece Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2009, sayfa 327, 328.

[13] M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar, cild 2, Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 4. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 186-189.

[14] Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Akif, Tarih Yayınları, Istanbul 1963, sayfa 183.

[15] M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar, cild 2, Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 4. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 187, 188.

[16] Hasan Özsan, “Akif’in Ulusculuğu”, Cumhuriyet Gazetesi, 22 Ocak 1990.

[17] Muharrem Coşkun, Kod Adı: Irtica-906 Mehmed Akif Ersoy, Yeditepe Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 51-56.

[18] Zafer Toprak, Türkiye’de Yeni Hayat, Doğan Kitap, Istanbul 2017, sayfa 50.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

M. Kemal Atatürk dini ve hocaları kullanarak halkı aldattı!..

M. Kemal Atatürk dini ve hocaları kullanarak halkı aldattı!..

*

kadir-misiroglu-kurtulus-savasinda-sarikli-mc3bccahidler-21-sc3bckrc3bc-celikalay

Vatanın kurtuluşundaki iki asli müessir: Sarık ve Silah

***

Daha evvel neşrettiğimiz birkaç yazıda M. Kemal’in halkı peşinden sürükleyebilmek için dini ve hocaları nasıl kullandığını belgeleriyle ortaya koymuştuk.[1] Bunlara ilave olarak Milli Mücadele’nin sarıklı kahramanlarından Şükrü Hoca’nın (Çelikalay) hatıralarında anlattığı bir vak’ayı nakledelim:

“23 Nisan’da (1920) toplanarak dualar ve senalarla Meclis’i açtık. Fakat Ankaralılar bize kongreci diyor, tamamiyle ısınamıyorlardı. M. Kemal yanıma geldi:

– Haydi hocam dedi, Afyon’da yaptığın gibi burada da halkı irşad et. Maksadımız memleketi, din ve şeriatı kurtarmak olduğunu onlara anlat. Davamızın samimi ve kudsi olduğuna inansınlar, itimat etsinler.

– Mutmain olunuz paşam, Ankaralılar bizim memleket ve dini müdafaa hususundaki samimiyetimize inanınca bize müzaheret edeceklerdir. Düşmanlar çok fena propaganda yapmışlar, bizi dine düşman göstermişler. Din müesseselerini yıkacağımızı, mekteplerden din derslerini kaldıracağımızı, ulemanın sarıklarını başlarına dolayacağımızı söylemişler.

– Ne münasebet hocam, biz buraya memleket ve dinin müdafaası için geldik.

– Öyledir paşam ama halkı inandırmak lazım.

– Bunu sizden rica ederim hocam. Ev ev, dükkan dükkan, cami cami dolaşarak halka bunu anlatmaya himmet ediniz.

Evvela Zincirli Camii’nde, sonra da Hacı Bayram’da halkı toplayıp davamızı anlattım. (…) Birkaç gün sonra paşaya tebşir ettim:

– Paşam, müsterih olabilirsiniz, Ankara halkı bizimle beraberdir.”[2]

Peki M. Kemal ipleri eline alınca yukarıda sayılanları yapmadı mı?

Dini müesseseleri yıkmadı mı? Hilafeti ve Şeriat’ı kaldırmadı mı? Din derslerini yasaklamadı mı? Ulemanın sarıklarını başlarına dolamadı mı? Hepsini yaptı.[3] Kısacası halkı da hocaları da aldattı. Nitekim bunu Nutuk’ta da itiraf etti.

1927 senesinde Meclis’te okuduğu ve ardından kitaplaştırdığı “Nutuk”unda, Halife ve Padişaha isyan ettiğini, milleti ve orduyu da isyan ettirdiğini şöyle itiraf etmişti:

“Osmanlı Hükümetine, Osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.”[4]

Daha açık bir ifadesiyle:

“Hakikat, Osmanlı saltanatının ve hilafetin münkariz ve mülga olduğunu düşünerek yeni esaslara müstenit, yeni bir devlet kurmaktan ibaret idi. Fakat vaziyeti olduğu gibi telaffuz etmek, maksadın büsbütün ziyaını mucibolabilirdi (kaybedilmesine yol açabilirdi).”[5]

Yani halkı ve hocaları aldattı!.. Gerçek niyetini gizleyerek Hilafet ve şeriatı kurtaracağını vaat etti. Ancak hedefine ulaşınca hepsini kaldırdı.

*

sabahattin-selek-anadolu-ihtilali-kemal-atatc3bcrk-osmanliya-darbe-yapmistir-ihanet-hain-ingiliz-ajani-nutuk-rejimi-degistirmek-nutuk-2-halife-hilafet

[5] no’lu dipnot ile alakalı… Nutuk’un ilgili sayfası…

***

Hatta Milli Mücadele’den sonra da kendi tabiriyle “tavizler” vermişti.

Mesela 20 Nisan 1924 tarih ve 491 numaralı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun 2’inci maddesine, “Türkiye Devleti’nin Dini Islamdır” yazılmasına karşı çık(a)mamış, ancak 1927 yılında yazdığı Nutuk’ta bu ve benzer maddelerle ilgili şunları söylemiştir (sadeleştirildi) :

“Cumhuriyetin ilanından sonra da, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, laik devlet deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için, kanunun ikinci maddesini (Türkiye Devleti’nin dini, Islam dinidir) anlamsız kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur. Kanunun gerek 2′nci ve gerek 26′ncı maddelerinde fazladan yer alan, yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan deyimler, inkılap ve Cumhuriyet’in ogün için sakıncalı görmediği tavizlerdir. Millet, bu fazlalıkları, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzdan ilk fırsatta kaldırmalıdır!”[6]

*

kemal-atatc3bcrk-nutuk-devletin-dini-islamdir-cikariliyor

[6] no’lu dipnot ile alakalı… Nutuk’un ilgili sayfası…

***

Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü, M. Kemal’in Islamlık politikasının Milli Mücadele dönemine “münhasır kaldığını” ve kendisinden “faydalanmak” maksadıyla böyle bir politikaya başvurduğunu belirtmektedir.[7]

Aynı şekilde Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan da M. Kemal’in Milli Mücadele döneminde dinden faydalandığını, hatta toplumun dini hassasiyetini dikkate alarak Milli Mücadele’ye kadar “M. Kemal” olarak kullandığı ismini Milli Mücadele’yle birlikte “Mustafa” Kemal olarak kullanmaya başladığını ve fakat Milli Mücadele’den sonra “Mustafa” ismini tamamen attığını ifade eder.[8]

Yazıyı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin bir Hadis-i şerifi ile noktalayalım:

“Bizi aldatan bizden değildir.”[9]

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] M. Kemal Atatürk tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

M. Kemal Atatürk’ün ne zaman Islami söylemlere başvurduğu hakkında bir Analiz;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/13/m-kemal-ataturkun-ne-zaman-islami-soylemlere-basvurdugu-hakkinda-bir-analiz/

[2] Şükrü Çelikalay, Milli Savaş Tarihinden Bir Sahife, Sinan Matbaası, Istanbul 1950, sayfa 4, 5.

Nakleden; Prof. Dr. Ismail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak Islam, cild 2, Dergah Yayınları, Istanbul 2016, sayfa 25, dipnot 14.

[3] Kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/16/osmanliyi-kim-yikti-osmanliyi-ataturk-yikmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

[4] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1970, cild 1, sayfa 14.

[5] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 437.

[6] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 717.

[7] Kaynak için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.net/m-kemal-ataturkun-milli-mucadele-donemi-islamcilik-politikasi/

[8] Kaynak için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/07/tarihci-mehmet-o-alkan-ataturk-dini-kullandi/

[9] Müslim, Îmân 164.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*