M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır, Osmanlı Devleti’ni Kemal Atatürk yıkmıştır

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır, Osmanlı Devleti’ni Kemal Atatürk yıkmıştır (13 Bölüm)

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek

***

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 1

Kemalistler genelde Osmanlı’yı düşmanlarımızın yıktığını ve bunun üzerine M. Kemal Atatürk’ün yeni bir Devlet kurduğunu söyler… Bazıları da M. Kemal Atatürk’ün “Ihtilal” yaptığını söyleyerek hakikati az da olsa, kekeme bir üslupla dile getirirler.

M. Kemal Atatürk, Osmanlı’yı yıkmak maksadıyla giriştiği eylemin “darbe” olarak görülmesini önlemek için, sürekli “Millet yapmıştır”, “Millet isyan etmiştir” diyerek, asker gücüyle yaptıklarını bu söylem ile maskelemek yolunu tutmuştur. Çünkü o dönemde ipler tam manasıyla elinde olmadığından dolayı halkı uyandırmak istemiyordu.

Bu kısa girişten sonra sözü büyük ölçüde; Kara Harp Okulu’ndan mezun olan, daha sonra 1973-77 yılları arasında CHP Ankara milletvekilliği yapan ve yakın Tarih ile ilgili çeşitli eserler kaleme alan, yazar Subay Sabahattin Selek’e bırakıyoruz… Atatürkçülüğünden şüphe edilmeyen birisidir kendileri.

Anadolu Ihtilâli, “dış görünüşüyle” yabancı işgallere karşı vatanı kurtarmak gerekçesine dayanmaktadır. Halbuki bu görüşün gerisinde uzun yılların hazırladığı, “devletin bünyesini değiştir” fikri yatar. Hareketin önünde ve başında bulunanların çoğunluğu ihtilâlci bir cemiyetin, Ittihat ve Terakkinin, fikir ve heyecan potasında yoğrulmuş kimselerdi. Eğer Türkiye kurtulacaksa, Osmanlı devlet düzenininde yapılacak şekli değişikliklerle değil, yeni bir devlet düzeni getirerek kurtulacaktı. M. Kemal Atatürk tarafından daha başka biçimde ifade edilmiş olan bu fikir Anadolu ihtilâlinin ilk olarak devletin politik strüktürünü değiştirmeyi hedef güttüğünü göstermektedir. Bunun yanı sıra başlangıçtan itibaren sosyal strüktürün de değişmesi gereğinin düşünüldüğünü ortaya koyan sözlere ve fikirlere rastlamaktayız.

Izmir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgali, Anadolu ihtilâlinin doğmasında “olumlu bir etki yapmış” ve Ihtilâli çabuklaştırmıştır.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 2

Sözü Sabahattin Selek’e bırakıyoruz demiştik… Selek, M. Kemal’in Anadolu’ya gelişinin Izmir işgaline denk gelmesine; “iyi bir tesadüf” (!) demekte ve ayrıca M. Kemal hareketinin aslında düşmana değil, Osmanlı devlet düzenine karşı olduğunu itiraf etmektedir:

“Izmir’in işgali ve hükümetin işgal karşısındaki tutumu, ihtilâl liderinin işine çok yaramıştır. Halka, ‘dış düşmanı göstererek’ devlet düzeni dışında bir organizasyon kurmak, sonra bu organizasyonu memleket haklarını korumayan (!) hükümete karşı işletmek, Anadolu Ihtilâlinin stratejisine temel teşkil eder. Izmir’in işgali, M. Kemal Paşaya bu fırsatı vermese idi, ihtilâlin en büyük dayanağı olan orduyu bile Istanbul’dan ayırmak güç olurdu. O takdirde, mevcut kuvvetleri bir ihtilâl davranışı içine sokabilmek için, bu derece net olmayan başka gerekçeler göstermek gerekecekti. Iyi bir tesadüf (!), M. Kemal Paşanın Anadolu’ya gelişi ile Izmir’in işgalini zaman bakımından denk getirmiştir. Fırsatlardan faydalanmayı bilen ihtilâl lideri, ilk merhalede, memleketi yalnız ‘dış düşmanlardan kurtaracak adam rolünde görünmüş’ ve ihtilâlci hüviyetini gizlemiş olmasına rağmen, Izmir’in işgalini hükümete karşı alabildiğine istismar etmiştir.”

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 3

Ihtilâl Plânı ve Metod

M. Kemal Paşanın ihtilâl plânını dört noktada özetlemek mümkündür.

Şöyle ki:

1 – Anadolu’nun Istanbul ile olan fikrî ve idarî bağını kopararak Anadolu’yu Istanbul’dan ayırmak.

2 – “Milli Istiklâli kurtarmak” parolasiyle Anadolu halkını bir teşkilât etrafında birleştirerek ihtilâl atmosferine sokmak.

3 – Ihtilal için ordunun desteğini sağlamak.

4 – Anadolu’daki mülki idareyi, valiler ve mutasarrıflar eliyle ihtilâl idaresine bağlamak.

Türkiye’nin o günkü şartları içinde ne bu plân açıkça ortaya konulabilir ve ne de gelişi güzel ihtilâlden söz edilebilirdi. Işin başında olanlar bile, M. Kemal Paşa’nın memleketi ihtilâle sürüklediğini kesinlikle bilmemeli idiler. Bunun içindir ki, M. Kemal Paşa daima millî istikâli, vatanı ve Padişahı kurtarmaktan sözetmiş; Padişaha karşı yapılan herhangi bir hareketi, Padişahı kurtarmak gerekçesine dayamıştır. Ihtilâl kelimesini telâffuz etmekten dikkatle kaçınması zamanın gerçeklerinin gereği olduğu kadar, Onun ihtilâl kavramına verdiği önemden de gelir.

Nitekim, zaferden sonra bile yaptığı işi ihtilâl olarak adlandırmaktan kaçındığını ve “Isyan” deyimini tercih ettiğini görmekteyiz. 1919-1926 yıllarındaki icraatının muhasebesini yaptığı nutukta, Osmanlı Devletinin, onun istiklâlinin, padişahın, halifenin, hükümetin hiç bir anlamı kalmadığı inancına vardığını belirttikten sonra şöyle demektedir:

“Osmanlı Hükümetine, Osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.”[1]

***

KAYNAK:

[1] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 14.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ihaneti herkes görsün… Yukarıda bahsedilen M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’unun 14’üncü sayfası. Osmanlı ve Hilafet makamı Türklerin istiklaline tecavüz mü etmiştir ey Kemal?? Türkler Osmanlı ve Hilafet ile şeref kazanmıştır şeref!!

***

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 4

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek devam ediyor…

Halkı ve orduyu ihtilâle sürükleyebilmek için M. Kemal Paşa’nın elinde üç önemli koz vardı:

a) Izmir’in Işgali,

b) Hükümetin zaafı,

c) Taşıdığı sıfat ve selâhiyetler (yetkiler).

Itilâf devletlerinin Türkiye üzerindeki emelleri ve Mondros mütarekesi gereğince bâzı yerlerin işgali, Anadolu’nun bir çok bölgelerinde halkı endişeye sevketmişti. Fakat Izmir’in işgali o güne kadar sezilmemiş olan büyük tehlikeyi meydana çıkarmıştır. O halde Izmir’in başına gelen felâket her yerde beklenebilirdi. Izmir’in işgali ile yaratılan heyecanı besliyerek bütün yurda yaymak ve devamlı kılmak gerekiyordu. M. Kemal Paşa bunu büyük bir koz olarak kullanacaktı. (…)

Easasen 6 aydan beri Itilâf devletlerinin işgali ve kontrolü altında bulunan Istanbul’da hükümet edilemezdi. Padişah da aynı sebeple hür ve serbest değildi. Bu görüşü ileri sürerek milletin Istanbul’a karşı ümidini ve güvenini kırmak, Ihtilâl için M. Kemal Paşanın elinde kuvvetli bir kozdu. Bu kozu devamlı olarak kullanabilirdi. M. Kemal Paşa “Yaveri Hazreti Şehriyari (Padişahın Onursal Yaveri) idi. Bu saygı değer sıfata ilâveten, ordu müfettişi unvanını taşıyordu.

Samsun’dan itibaren Anadolu’daki mülki ve askeri makamlara yazdığı telgraflarda, tamimlerde, imzasının üstüne her iki sıfatını da kaydetmeyi ihmal etmiyecekti. Ordu Müfettişi ve Padişahın yaveri olarak tanınmak ve güven kazanmak zorunda idi. Ilk etkiyi yaptıktan sonra bu sıfatları kaybetse bile gerisi nasıl olsa gelirdi.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 5

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek devam ediyor…

M. Kemal Paşa, mücadelenin iç ve dış cephesinde asıl dayanağın ordu olduğu prensibini kabul etmekle beraber, Anadolu ihtilâlini bir askerî ayaklanma şeklinde göstermekten dikkatle kaçınmıştır. Gerek Padişaha ve hükümete, gerekse dış âleme, Anadolu’da bir halk hareketi ile karşılaşıldığı kanısını vermek gerekiyordu. Ordu, ancak bu hareketi destekleyen bir kurum olarak geri plânda görünmeliydi.

22 Ocak 1920 tarihinde, şifreli bir telgrafla, Konya’daki XII., Sivas’taki III. ve Erzurum’daki XV. Kolordu Kumandanlarına, Ingilizlerin Istanbul’a tecavüzlerini arttırarak bâzı nazırları ve meb’usları bilhassa Rauf Beyi tevkif etmeleri ihtimâlinden bahsetmiş …[1]

(Selek, M. Kemal’in, bâzı nazırların ve meb’usların bilhassa Rauf Beyin Ingilizler tarafından tevkif edileceklerini aylar öncesinden bildigini söylüyor… HAYRET!!! NERDEN BILIYORDU ACABA? Oysa Ateşkes anlaşması imzalanmıştı.)

VE İSTANBUL’UN İŞGALİ

Itilâf Devletleri, 16 Mart 1920 günü Istanbul’u resmen ve fiilen işgal etmek suretiyle Anadolu ihtilâlinin başarısına “büyük ölçüde yardım etmişlerdir.” 2,5 aydanberi Ankara’da bulunan Heyeti Temsiliye Reisi M. Kemal Paşa, Istanbul’un işgalini kaçırılmayacak bir fırsat bilerek, kesin teşebbüslere girişmek imkânını bulmuş oluyordu.

(Ingilizler’de nedense hep M. Kemal’in işini kolaylaştıracak hamleler yapıyorlar!!!)

M. Kemal Paşa Istanbul’un işgali ile doğan durum karşısında, Istanbul idaresini tamamen bertaraf etmek ve Heyeti Temsiliyeyi geçici bir hükümet gibi çalıştırmak ve ihtilâlin meşruluğunu sağlıyacak bütün teşebbüslere girişmek ve özellikle Ankara’da bir meclis toplamak kararında idi. Bu kararın uygulanmasına, Heyeti Temsiliyenin bütün memlekette idarî bir merci olduğunu duyurmakla başladı.

M. Kemal Paşa, Kurucu Meclis toplamayı düşünürken “rejimi değiştirmek” amacını güdüyordu.[2]

“Milli Mücadele”, bir bakıma, Türklüğün “Osmanlılığa karşı” yaptığı bir kurtuluş savaşı da sayılmak gerekir. Osmanlı Devleti topluluğundan koparak bağımsız olmak için Bulgarların, Yunanlıların yaptıkları istiklâl mücadeleleri ile 1919 yılında başlayan Türk mücadelesi, önemli bir farklılık göstermemektedir.

***

KAYNAKLAR:

[1] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Vesikalar No: 226/a.b.)

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 421.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


Yukarıda bahsedilen M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’unun 421’inci sayfası. Ihaneti herkes görsün…

***

Ne demek istediğini anlıyorsunuz değil mi? Inşaallah, “müslümanım ama Atatürkçüyüm” diyenlerde anlıyordur.

Bulgarlar ile Yunanlıların Osmanlı’dan ayrılmak istemeleri normaldir. Hıristiyanların kendi yönetimlerini kurmak istemeleri doğal karşılanabilir… Ancak M. Kemal neden ayrılmak istiyordu?

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 6

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek tabuları yıkıyor…

Yunanistan’a Anadolu’dan vaadedilen pay, Izmir ve hinterlandından* ibaretti. Bu sebeple Yunan Ordusu, Izmir’e çıktıktan 1919 Haziran sonuna kadar geçen bir buçuk ay içinde payına düşen bölgeyi işgal etmiş ve durmuştu. Yunanlılar isteseler de, Türkiye’den daha büyük faydalar sağlamak için diledikleri gibi hareket edemezlerdi. Bu, ancak Ingiltere’nin izni ile olabilirdi. Türkiye hakkındaki Ingiliz politikası ve Ingiltere’nin zafer ortaklariyle olan anlaşmaları, Yunanistan’a bu tarz bir şans tanıyacak gibi görünmüyordu.

(…)

Yunanistan taarruza hazırlanırken müttefik devletler 1921 Haziran ayında Paris’te bir konferans yaparak, Trakya’yı Yunanistan’a bırakan, fakat Izmir’i bir muhtar yönetime bağlıyan esaslarda anlaştılar. Yunanistan ve Türkiye’ye bu esasları daha sonra bildirmek üzere, harbi durdurmak için tavasutta bulundular. Yunanistan, gizlilik kararına rağmen Paris Konferansı’nda varılan anlaşmayı öğrenmişti.

(…)

Yunanistan, Anadolu’da ne yapabilirdi? En ölçülü hedef, Sevres Andlaşmasiyle Batı Anadolu’da kendisine verilen küçük, fakat zengin toprak parçasını elde tutmaya ve Yunanlılaştırmaya çalışmak değil mi? Bu bile bir hayaldi. Yunanistan’a katılacak arazideki Türk çoğunluğunun, şu veya bu suretle Yunan yönetimine boyun eğeceği kabul edilse bile, yine de Yunanistan burada barınamazdı. Çünkü Sevres Andlaşması, ancak haritada bir sınır çiziyordu. Batı Anadolu’da, tabiat ve coğrafya böyle bölücü bir sınır tanımıyordu.

Aksine, doğudan batıya doğru uzanan dağlar, nehirler, vadiler ve yollar, Izmir bölgesini Anadolu içlerinden gelecek her türlü saldırıya karşı açık tutuyordu. Bu bölge, olsa olsa, daha doğuda Bursa – Uşak veya Eskişehir – Afyon hattında savunulabilirdi. Nitekim, Sakarya’dan çekildikten sonra Yunanlılar bu yolda bir savunmayı seçtiler. Fakat, bu sefer de cephe çok genişliyor ve 100-150 bin kişilik bir ordu ile tutulamıyacak ölçüde büyüyerek 500-600 kilometreyi buluyordu. Yunanlılar, şüphesiz bu güçlükleri az veya çok sezmişlerdir.

***

*Hinterland: Coğrafyada, bir kıyı veya akarsunun gerisindeki bölge… Bir liman veya başka bir merkezin geçiş (ulaşım, ticaret vs.) sağladığı bölge.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 7

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek, Yunanlıların Anadolu’ya yerleşmesinin imkansız olduğunu yazıyor…

Anadolu toprakları çok genişti. Yunan Ordusu Ankara’yı alsa bile, Kayseri’ye, Sivas’a kadar uzanıp, üssünden bu kadar uzaklaşamazdı. Bu problemlerin Yunan kumandanları arasında zaman zaman tartışıldığını da bazı belgelerden anlıyoruz. Prens Andrea, bu tartışmalardan şöyle söz eder:

“Biz düşmanı Küçük Asya’nın sonsuz genişlikleri içinde Iran sınırlarına kadar kovalıyabilir miydik? Bu gibi sorulara hiçbir kestirme cevap verilemiyor, yalnız genel olarak belirsiz bir surette deniyordu ki, bu takdirde biz öyle bir arazi işgal etmiş oluruz ki, bunun ektirilip biçtirilmesi masraflarıımızı ödeyebilir”.[1]
Bütün bu düşüncelerin hayal olduğunu idrâk edebilmek için, Anadolu imkânlarının bir işgal ordusuna pek az şey bahşedeceğini bilmeye lüzum yoktu. Evvelâ, uzun sürecek bir harbe, Anadolu’ya yerleşmeye, Yunanistan’ın iç durumu da, malî imkânları da, elverişli değildi. Kralcı -Venizelist bölünmesi, ordu da dahil, Yunan hayatının bütün safhalarına yayılmıştı.

***

KAYNAK:

[1] Prens Andrea, Felâkete Doğru – Çeviri: Emekli Albay Hüseyin Rahmi, 1932, sayfa 7, 8.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 8

(Her cümle dikkatle okunmalıdır)

6 ve 7’inci bölümde Yunanlıların memleketimizi işgal etmelerinin mümkün olmadığına değindikten sonra, yarım bıraktığımız meseleye, yani Istanbul’un Ingilizler tarafından işgaline geri dönüyoruz.

“Istanbul, M. Kemal’in Anadolu’daki hareketini yıldırmak için işgal edilmiştir” diyenlerin kulakları çınlasın.

Atatürkçü Sabahattin Selek devam ediyor:

Istanbul ellerinin altında bulunuyordu. Kan dökmeden, Türkleri tahkir etmeden ve Istanbul’un işgal edildiğini ilân etmeden, yine de diledikleri tedbirleri alabilirlerdi.

(…)

Osmanlı Meclisi “Misâk-ı Millî”yi kabul ve ilân etmekten başka bir şey yapmamıştı. Meclisten beş on milliyetçi lideri alıp Malta’ya götürmekle Anadolu’daki milliyetçilerin yılacağını ummak “çocukça bir düşünce” idi. “Misâk-ı Millî” serinkanlılıkla incelenebilseydi, Ingiliz menfaatleri ile hemen hemen hiç çatışmadığı görülecekti. Ingilizler, M. Kemal Paşa’nın Millî Meclisi Anadolu’da toplamak istediğini pek âlâ biliyorlardı. Nitekim Amiral Robeck, henüz seçim yapıldığı sıralarda meclisi toplamamanın mümkün olmadığını, bu sağlansa bile Anadolu’da bir meclis ve bir hükümet kurulacağını sezmemiş miydi?

Sonra Ingilizler, hilâfetten kurtulmak istiyorlardı. M. Kemal Paşa ile bu konuda anlaşabilirlerdi. Fakat, bütün bunları gözden kaçıran Ingilizler, Istanbul’u işgal edip Osmanlı Meclisini dağıtmakla, M. Kemal Paşa’ya ikinci büyük bir koz vermiş oluyorlardı. M. Kemal Paşa, asıl yapmak istediğini, Ingilizlerin sayesinde artık bundan sonra yapmak imkânını bulacaktı.

Burada, Türk kurtuluş hareketine yardım etmek istiyen meçhul bir kuvvetin Istanbul’daki Ingiliz sorumlu kişilerini ve bunlar kanalı ile Ingiliz hükümetini yanıltmış ve teşvik etmiş olmak ihtimali bile akla geliyor. Herhalde bu noktanın aydınlanmaya muhtaç tarafları olsa gerek.

***

(Kim bu meçhul kuvvet? Sakın M. Kemal’in Ingiliz Valisi olmak için görüşmek istediği ve Pera Palas’ta Osmanlı’ya darbe yapmak için anlaştığı üst düzey Ingiliz ajanı “Rahip Frew” olmasın??)

HAINLER…

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 9

(3’üncü noktaya dikkat)

Atatürkçü Sabahattin Selek devam ediyor:

Ortadoğuda bir Türk devletinin yaşamasını Ingiliz menfaatlerine daha uygun bulan görüşü şu gerekçe doğrulamaktadır:

1 — Emperyalist bir devlet olarak, Osmanlı Imparatorluğunun elinde bulunan Arap ülkelerine hâkim olmak istiyen Ingiltere’nin Türk istiklâl Harbinin hedeflerini gösteren «Misâk-ı Millî»den memnun olması gerekir. Misâk-ı Millî’nin tesbit ettiği sınırlar Ingiltere’nin tecavüz etmek istediği sınırlar değildi, Istanbul’a hâkim olmak iddiasından vazgeçtikten sonra, Ingiltere, Musul üzerinde Türkiye ile anlaşabilirdi.

2 — Kilikya bölgesini elde tutabilmek için Türkler ile savaştığı halde, Fransa’nın Türkiye’ye karşı genel politikasından, Ingiltere haklı olarak kuşkulanmaktaydı. Fransa kamu oyunda açık bir şekilde beliren Türk dostluğu Ingilizlerin dikkatinden kaçamazdı. Fransa Hükümeti her ân Türkiye ile anlaşmaya yatkın görünmekteydi. Nitekim, bu anlaşma 1921 yılında gerçekleşecekti. Fransa’nın bu tutumuna karşılık Ingiltere’nin Türklerin düşmanlığını kazanmakta ve Ortadoğu’daki durumlarını tehlikeye düşürmekte bir menfaati olamazdı.

3 — Birçok müslüman memleketlere hâkim emperyalist bir devlet olarak, Ingiltere, hilâfet müessesesini her devletten fazla düşünmek zorundaydı. Bu müessesenin devamı, halife Ingilizlerin elinde bulunsa bile, Ingiltere’nin işine elvermezdi. Devamlı olarak halifeyi elde bulundurmak çabası yerine halifeyi tasfiye edeceği muhakkak olan M. Kemal Paşa’yı desteklemek Ingiliz politikası bakımından uygun düşüyordu.

4 — Rusya’daki yeni rejimin mahiyeti henüz gereği kadar anlaşılamamış olmakla beraber, hele 1920 yılından itibaren bu rejimin Rusya’da yerleştiği kanaati uyanmıştı. Itilâf Devletlerinin Bolşeviklere karşı tuttukları ve destekledikleri Çarlık kuvvetleri (Varengel, Denikin, Kolçak) başarı sağlıyamamışlardı. Yeni Rus idaresi, Türk Millî Mücadelesine yardımcı idi. Rusya’dakî rejim değişikliğinden, genel Rus politikasının değişeceği sonucunu çıkarmak mümkün değildi. Bu sebeple, Ingiltere’nin Türkiye, özellikle Boğazlar ve Istanbul’dan dolayı ileride Ruslarla ihtilâfa düşmesinde bir fayda yoktu.

5 — Batı tarafından daha fazla sıkıştırılacak bir Türkiye’nin Bolşevik olması ihtimali de göz önünde tutulmalıydı. Batıya karşı bir Rus-Bolşevik cephesinin kurulması Ingiltere’nin menfaatlerine açıkça aykırı idi.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 10

(Yabancı devletler Osmanlı Devletini de Londra Konferansına davet ettikleri halde, M. Kemal neden Ankara hükümetinin tanınmasını istiyordu? Diyoruz ya, M. Kemal Osmanlı’ya darbe yapmıştır. Ayrıca Ingilizlerin denetiminde olan Istanbul’dan nasıl Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılması mümkün oluyordu? Acaba Ingilizler M. Kemal’i Istanbul hükümetine karşı kuvvetlendirmek mi istiyordu?)

Sözü Atatürkçü Sabahattin Selek’e bırakıyoruz:

Millî Mücadele boyunca Istanbul’da büyük ölçüde bir yeraltı faaliyeti devam etmiştir. Anadolu’ya sayısız silâh ve cephane kaçırılmış, yüzlerce sivil ve askerî şahıs hemen hemen “büyük güçlüğe uğramadan” Anadolu’ya geçebilmiştir.

M. Kemal Paşa, liderliğini yaptığı ihtilâli ölçülü adımlarla başarıya götürürken, asıl olan amacı hiçbir zaman gözden uzak tutmıyarak bir taraftan kendisini Türk toplumuna ustalıkla kabul ettirmeye çalışırken, diğer taraftan saltanatın tasfiyesi şartlarını hazırlıyordu.

Londra Konferansı (21 Şubat 1921), yeni Anayasa ile Türkiye’de beliren yeni devlet düzenini kuvvetlendirici bir gelişmeye yol açmıştır, itilâf Devletleri, “Doğu Meselesi”ni çözmek üzere Londra’da toplanmasına karar verdikleri konferans için yeni Türkiye’yi (Ankara Hükümeti’ni) Istanbul Hükümeti kanalı ile davet etmişlerdi.

(…)

Istanbul – Ankara arasındaki yazışmalar dış görünüşü ile Londra Konferansını ilgilendiriyordu. Gerçekte ise, M. Kemal Paşa, bunu vesile ittihaz ederek yeni Türk Devletini Istanbul’a empoze etmek ve Istanbul’u Ankara’ya bağlamak tasavvurunda idi. Bu sebeple önce bu yazışmaları özetliyeceğiz. Sadrıâzam Tevfik Paşanın Türkiye’nin Londra Konferansına davet edildiğini bildiren ilk telgrafı 21.1.1921 tarihlidir. Telgrafın esasa ait cümlesi şöyle idi:

“Osmanlı Hükümetine, gönderilecek davet, M. Kemal Paşanın veyahut Ankaraca gerekli izne sahip delegelerin Osmanlı delegeler kurulu arasında bulunmalarını da içerir.”

M. Kemal Paşa, biri özel, öteki resmî olmak üzere, Tevfik Paşaya iki telgrafla cevap verdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yazdığı resmî telgrafta[1]; Istanbul’da meşru ve hukukî herhangi bir heyet bulunmadığını, Türkiye’nin kaderi üzerinde söz söyliyebilecek tek meşru ve müstakil kuvvetin T.B.M. Meclisi olduğunu, dolayısiyle itilâf Devletlerine ancak Ankara Hükümetinin muhatap olabileceğini belirtiyor ve şöyle diyordu:

“Heyetinize”[2] düşen vatanî ve vicdanî vazife, millet ve memleket namına meşru muhatap hükümetin Ankara’da olduğunu kabul ve ilân etmektedir.”

***

DIPNOTLAR:

[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, cild 7, sayfa 411.

[2] “Hükümet” dememek için “heyet” kelimesini kullanmaktadır.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 11

(Kongrelerde ve Meclis açılışında Padişah’a sadık kalacağına dair “namusu” üzerine yemin eden M. Kemal, Ingilizlerden aldığı desteklerle kuvvetlenmiş ve nihayet gerçek yüzünü göstermiştir… Artık Padişah’ı tehdit edecek cüreti bile kendinde bulabilmiştir. Üstelik, Meclis adına çektiği telgraflardan Milletvekillerinin haberi dahi yoktur. Kendi kafasına göre takılıyor. Kimden emir alıyor, kimlerle müzakere ediyordu acaba?)

Söz, yine Atatürkçü Sabahattin Selek’te:

Özel telgraf, son derece önemli olan aşağıdaki hususlar çerçevesinde yazılmıştı:

“…saltanat ve hilâfet merkezinden başlayarak maddî ve manevî bütün memleket kuvvetlerinin birlik olarak hareket etmesi gereklidir. Bunun için Padişahın millî iradenin tek temsilcisi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını resmen ilân etmesi artık icâp etmiştir.”

“…bize katılmak suretiyle vaziyetinizi belirtmenizi ve tesbit buyurmanızı, tarih ve millet önünde yüklenmiş olduğumuz görev ve yetkiye dayanarak teklif ederiz.”

“…Samimî tekliflerimiz kabul edilip yerine getirilmediği takdirde, saltanat ve hilâfet makamını işgal eden Padişahın durumunun sarsılması tehlikesinden haklı olarak korkulur ve bunun bütün sorumluluğu, tahmin edilemiyecek sonuçlariyle birlikte, doğrudan doğruya Padişaha aittir.”

M. Kemal Paşa’nın deyimiyle, bundan sonra her iki telgrafı özetleyen ve yapılması gerekli şeyleri basit bir şekilde belirten şu telgraf çekildi:[1]

“1 — Padişah, Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını kısa bir hatt-ı hümâyûn ile ilân buyuracaklardır.

2 — Birinci madde hükmü yerine getirildikten sonra ailevi olan iç işlerimizi şöyle ayarlayabiliriz: Padişah ötedenberi olduğu gibi Dersaadet’te (Istanbul’da) ikamet buyururlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümet şimdilik Ankara’da bulunur. Istanbul’da artık kabine adı altında bir heyet kalmaz. Istanbul’un özel durumu dolayısiyle Padişahın yanında Büyük Millet Meclisinden görev ve yetki almış bir heyet bulundurulur.

3 — Istanbul ve yöresinin idaresine ait işler sonra düşünülür ve düzenlenir.

4 — Bu şartların kabulü üzerine, zaten Büyük Millet Meclisince tasdikli bütçemizde mevcut olan Padişaha ve saltanat hanedanına ait tahsisatı ve lüzumlu olan bütün memurlara diğer maaş sahiplerinin tahsisatını hükümetimiz ödeyecektir.”

M. Kemal Paşa, Meclisin toplanmadığı üç gün içinde yapılan bu yazışmaları ve Londra Konferansı için davet alındığını B. M. Meclisinin 29 Ocak 1921 günlü toplantısında, telgrafları da aynen okuyarak açıkladı. Paşa, konuşması sırasında, Anayasaya girmiş olan “Türkiye Devleti” deyimini ilk defa kullanıyordu. Bu tarihe kadar hep “T.B.M. Meclisi Hükümeti”nden söz ettiği halde, bugün sık sık “Türkiye Devleti” demesi, yeni devlet kuruluşu olayı bakımından özellikle üzerinde durulacak bir noktadır.

***

KAYNAK:

[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, cild 7, sayfa 412.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 12

Bir evvelki bölümde M. Kemal’in, Padişah’a, Ankara hükümetini tanıması yönünde tehdit telgrafı çektiğini ve bu telgrafı mecliste okuduğunu yazmıştık. M. Kemal’in mecliste okuduğu bu telgraftan sonra söz alan Mersin Milletvekili Ismail Safa Bey, baklayı ağzından çıkardı ve görüşmeler şöyle devam etti:

Ismail Safa Bey (Mersin) — “Arkadaşlar! Istanbul ile Milli Hükümet arasında birtakım yazışma yapılmış olduğunu muhterem başkanımız Paşa hazretleri burada izah buyurdular. Millî hükümetin teklifleri arasında gayet önemli bir madde var: Padişahın Meclisimizin meşruluğunu ve milletin mukadderatına bizzat hâkim olduğunu ilân etmesi isteniyor. Padişah, Milli Hükümet tarafından haklı olarak istenilen bu ilânı yapmadığı takdirde, ona karşı durumumuz ne olacaktır? Şimdiye kadar durumumuz, arkadaşlar biliyorsunuz, **gayet kapalı idi** ve hiç kimse bu noktaya dokunmaya cesaret edemiyordu. Hepimiz diyorduk ki; padişahımız ecnebilerin elinde esirdir. O halde, yapılan şeylerin hiçbirisinden razı değildir. Onun için daima padişahımızın bizimle beraber olduğunu ve fakat ecnebilerin elinde esir bulunduğu için padişah olarak emirlerini açıklamaya gücünün yetmediğini söylüyordu. Nasıl düşünürsek düşünelim, bu mesele genel kurulumuzca ve hepimizce böyle görülmek isteniyordu. Fakat bugün Padişahın bize karşı olan durumunu açık olarak, yani bizim meşruluğumuzu, milletin mukadderatına hâkim olduğumuzu tasdik edecek kadar durumunu açık söylemediği takdirde ne durum alacağız? Ona karşı ne düşünüyorsunuz? Bu nokta hakkında açıklama yapılmasını istiyorum.”

Erzincan milletvekili Osman Fevzi de söz alarak mücadelenin başlangıcından beri padişahın düşman elinde esir bulunduğunu, maksadın memleketi ve padişahı kurtarmak olduğunu, Anadolu uleması (alimleri) tarafından çıkarılan fetvaların da bu fikre dayandığını belirterek, şimdi durumun değişip değişmediğini sormuştur:

“Bundan dolayı şimdi acaba durum tamamen değişti mi? Kabul etmiyorum. Yani Padişah tarafından verilecek cevap kabul olunmaz tarzında anladığım bazı ifadelere karşı müdafaa ediyorum bendeniz. Yani şüphemi yok etsinler. Bu hâl sona erdi mi?”

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 13 ve SON

(Atatürkçü Sabahattin Selek, konuyu gayet güzel bir şekilde özetlemiş. Bazı yerleri fazla açmamış, dokunmakla yetinmiş ancak bundan iyisi Şam’da kayısı.)

“Anadolu Ihtilâli bir halk hareketi değildir. (…) Anadolu ihtilâli, aslî unsuru ittihatçılar (asker ve sivil) olan bir karma kadronun, daha doğrusu bir aydın (Selek’e göre: “aydın”) ekibin yarattığı ve yürüttüğü bir harekettir. (…)

Anadolu Ihtilâlinin, harple beraber, iç içe gelişmesi de ayrıca üzerinde durulacak bir husustur. Ihtilâlin ideolojik bir hareket olarak başlamamış olması ve böyle bir hazırlığa sahip bulunmaması, **dayanağını ve gerekçesini harpte bulmasına** yol açmıştır. Böylece, **harp, ihtilâle başarı şansı sağlamış oluyordu.**

Fakat, bu durum. Yeni Devletin kuruluşunda birtakım olumsuz etkiler yapmaktan da geri kalmamıştır. Dış düşmanlara karşı “vatan”ın savunulması ve milletin kurtuluşu için savaşanların **pek azı ihtilâlci idi.** Savaşçılara göre, kurtarılacak kutsal varlıklar arasında **saltanat ve hilâfet** makamları da vardı. Ileride bu iki müesseseyi de tasfiye edecek olan ihtilâlciler (darbeciler), bir süre, savaş arkadaşlarından **farklı görünememişlerdi.**

Anadolu millî hareketi içinde bütün siyasî görüşler bir koalisyon teşkil etmişti. Bu koalisyon, ihtilâlin uzak hedefleri bakımından büyük bir zaaftı. Çünkü, Ihtilâle karşı olan kuvvetler, zaferden sonra, **vatanın kurtuluşu için** girdikleri bu koalisyondan, alacaklı olarak çıkacaklardı. Bu sebepten tasfiyeleri güçleşiyordu. Ne kadar radikal davranılsa, bunlara taviz verilmek gerekecekti. Esasen, ilk günden beri, ihtilâl, taviz vere vere yürütülmekte idi.

“Yeni rejime yeni kadro”, gereği, şüphesiz, Atatürk’ün dikkatinden kaçmış değildir. Nitekim, zaferden sonra, geniş çapta bir tasfiyeye giriştiğini görmekteyiz. Birinci Büyük Millet Meclisindeki gruplaşma (1. ve 2. Gruplar), Millî Mücadele kadrosunun bölüneceğini ve gelecekteki sert çatışmayı belli etmiş görünüyordu. Bu durum, tasfiye hareketinin, zaferin hemen arkasından başlamasını zorunlu kıldı. Önce, Birinci Meclisin kendisini feshetmesi (Selek, “darbe” diyemedigi için “fesh” diyor. ) ve seçimlerin yenilenmesi (1 Nisan 1923) sağlandı. M. Kemal Paşa, “halkçılık esasına dayanan ve Halk Partisi adiyle siyasî bir parti kurmak” niyetinde olduğunu daha önce (6 Aralık 1922) açıklamıştı. Müdafaai Hukuk Grubunu (1. Grup) parti haline sokacak ve 2. Grubu seçimlerde tasfiye edecektir. M. Kemal Paşanın, 9 maddelik bir seçim beyannamesiyle 8 Nisan’da açtığı seçim kampanyası, bir hayli sert geçti. 11 Ağustos 1923 günü toplanan Ikinci Büyük Millet Meclisine, Ikinci Grubtan hemen hiç kimse girememişti. Bu sonuç, tasfiyenin ilk adımı idi.” (Ikinci Meclis vekillerini M. Kemal kendisi belirlemişti.)

***

Sabahattin Selek, ikinci adımın daha sert atılacağını ve bunun Izmir suikastinde yaşandığını belirttikten sonra şöyle devam ediyor:

“Tasfiyenin şiddetini canlandırabilmek için, idam mahkûmlarından bazılarını hatırlamakta fayda vardır:

Izmit Milletvekili Şükrü Bey, Saruhan Milletvekili Abidin Bey, Eskişehir Milletvekili M. Arif Bey, Sivas Milletvekili Halis Turgut Bey, Istanbul Milletvekili Ismail Canbolat Bey, Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa, Eski Lâzistan Milletvekili Ziya Hurşit Bey, Eski Trabzon Milletvekili Hafız Mehmet Bey, Eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey, ünlü Karakemal Bey, eski Maliye Nazırı Cavit Bey, Dr. Nazım Bey, Ittihat ve Terakki Kâtibi Mesullerinden Nail Bey, eski Ardahan Milletvekili Hilmi Bey.”

 

**********

 

KAYNAK:

Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1 ve 2.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Kim Ingiliz dostu? Vahidettin mi, yoksa M. Kemal Atatürk mü?

Kim Ingiliz dostu? Vahidettin mi, yoksa M. Kemal Atatürk mü?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


M. Kemal Atatürk ile Fethi Okyar’ın çıkardıkları “Minber” Gazetesi

***

M. Kemal 17 Kasım 1918 tarihinde, Istanbul’da kendi parasıyla çıkardığı “Minber” gazetesinde yayımlanan söyleşisinde şöyle der:

“Bu harpte Ingilizlerle Arıburnu, Anafarta ve Filistin cephelerinde karşı karşıya bir çok muharebeler verdim… Kalbimde kin ve düşmanlık hissiyatı yer bulmamıştır. Ingilizlerin Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin bağımsızlığına riayette gösterecekleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin Ingilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olamayacağı kanaatiyle etkilenmeleri pek tabiidir.”[1]

Ertesi gün, 18.11.1918 günlü Vakit gazetesinde yayımlanan söyleşisinde yine bu doğrultuda konuşmuştur:

“Hükümetimizle mütareke imzalayan devletlerin ve bu devletler adına Mütareke Şartnamesi’ni yapan Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmek istemem; eğer sözkonusu şartname hükümlerinin uygulanmasında yanlış anlamaya neden olacak yönler görülüyorsa, bunun sebebini derhal anlamak ve muhataplarımızla anlaşmak lazımdır.”[2]

M. Kemal’in 11-13 Ekim 1918’de Halep’ten Vahidettin’e çektiği “çok gizli” telgrafta:

“Derhal Ingilizlerle ayrı barış yapmak üzere kendisinin de katılacağı yeni bir Bakanlar Kurulu oluşturulmasını önermişti.”

M. Kemal’in bu ilginç teklifine bakalım…

Şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta:

“Müttefiklerle olmadığı takdirde (Ingilizlerle) ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır.”

Orijinali: “Müttefiken olmadığı takdirde (Ingilizlerle) münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.”[3]

Şimdi tekrar soralım:

Kim Ingiliz dostu? Vahidettin mi, yoksa M. Kemal Atatürk mü?

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yay., cild 2, sayfa 291.

Ayrıca bakınız; Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay. Istanbul 1977, sayfa 122.

[2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yay., cild 2, sayfa. 292.

[3] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 2, Istanbul 2003, Kaynak Yayınları, sayfa 232.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Türk Tarih Kurumu: M. Kemal Atatürk Ingiliz Valisi olmak istedi

Türk Tarih Kurumu: M. Kemal Aatürk Ingiliz Valisi olmak istedi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul’a gelip Pera Palas’ta ikamete başlamış olan M. Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la görüşmek ister. Price, Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: “M. Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti.

“Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”

Kim kahraman, kim hain?

Anadolu’da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra M. Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:

“Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…” [1]

Türk Tarih Kurumu‘nun çevirtip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, sayfa 98.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Filistin Cephesi’ndeki Hain M. Kemal Atatürk mü?

Filistin Cephesi’ndeki Hain M. Kemal Atatürk mü?

Kadir Mısıroğlu “Filistin Cephesi’nde bir Hain vardı” diye bas bas bağırıyor, fakat okullarda öğretilen yalan tarih nedeniyle birçok insan Kadir Mısıroğlu’nun yalan söylediğini düşünüyor ve kendisine haksız olarak kin besliyor.

Bizde, “www.belgelerlegercektarih.wordpress.com” sitesi olarak naçizane, Kadir Mısıroğlu’nun söylediklerini destekleyen kaynakları bu davaya hizmet etmek amacıyla istifadenize sunuyoruz.

***

Düşman Ordusu, 19 Eylül 1918’de Nablus güneyinde batıdan-doğuya doğru 8, 7 ve 4. Orduların savundukları mevzilere karşı büyük bir taarruz harekâtı başlatmıştır. M. Kemal’in başında bulunduğu 7. Ordunun kabul edilemez bir şekilde 8. ve 4. Ordulara haber vermeden ani bir surette geri çekilmesi, 8. ve 4. Orduların imhasına sebep olmuştur. Neticede Nablus Meydan Muharebesi olarak tarihe geçen bu çatışmalarda; Mareşal Liman Von Sanders’in Yıldırım Ordular Grubu bozguna uğramış, Cevat Paşanın 8. Ordusuyla kuruluşundaki Albay Refet (Bele)’in 22.Kolordusu imha olmuş, M. Kemal’in 7.Ordusuyla kuruluşundaki Ali Fuat Paşanın (Cebesoy) 20.Kolordusu ve Albay Ismet (Inönü)’in 3.Kolordusu ağır zayiat vermiştir.[1]

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Nablus Meydan Muharebesi, 19-21 Eylül 1918. KAYNAK: Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, cild 4, Klasör 2, Sina-Filistin Cephesi, Kroki 55.

***

M. Kemal’in Şam’a 29 Eylül 1918 akşamı ulaştığı Osmanlı Başkomutanlık Kurmay Başkanlığına yolladığı rapordan anlaşılmaktadır.[2]

M. Kemal, 1 Ekim 1918’de Şam’ın düşmanın eline geçmesinden sonra, Şam-Rayak (Riyak) hattında savunmanın devam edemeyeceğini değerlendirerek, birliklerine Halep istikametinde çekilme emri verirken, Mareşal Liman Von Sanders ise bulunulan mevzilerde savunmaya devam edilmesini bildirir.[3] Ancak M. Kemal, Liman Von Sanders’in verdiği emrin altına: “Gördüm. Benim emrimden başka türlü hareket etmek mümkün değildir” şeklinde not yazmıştır.[4] Yani M. Kemal komutanın emrini dinlememiştir.

Kendi kafasına göre hareket eden M. Kemal, 5 Ekim 1918’de Halep’e gelmiş[5], 7 Ekim 1918’de Istanbul’daki bir arkadaşına barıştan başka yapılacak bir şey kalmadığını bildirmiştir.[6] Ekim sonuna doğru Karargâhını tren istasyonunun iki kilometre kadar kuzeyinde bulunan tepeye almış ve Halep şehrini boşaltmıştır.[7]

M. Kemal’in Filistin cephesinden ağır zayiat verip Şam’a (Riyak), Şam’dan Halep’e ve nihayet Halep’ten de kaçması takriben “40 gün” gibi kısa bir süreçte olmuştur.

Şam’dan Halep’e çekilme, 30 Eylül–26 Ekim 1918. KAYNAK: Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, cild 4, Klasör 2, Sina-Filistin Cephesi, Kroki 62.

***

Bu süreci General Allenby’nin yazdıklarından okuyalım…

General Allenby 7. ve 8. Orduların (7. Ordu M. Kemal’in Ordusu) çekilme yollarını süvari birlikleriyle tıkayarak her iki Orduyu da büyük ölçüde imha veya esir ettiğini savaş raporuna yazmıştır.

Işte General Allenby’nin 19-20 Eylül günleriyle ilgili yazdıkları:

“36 saat zarfında 8. Ordu’nun büyük kısmı mağlup edildi. 7. Ordu kıtaları da Samariye tepelerinden geri çekilmeye zorlandı. Piyadelerimiz geri çekilen düşmanı süratle takip ederek süvari kıtalarımızın arasına sürdü. Bunun sonucunda 7. ve 8. Türk orduları `bütün silah ve malzemeleriyle´ elimize düştü.”

Allenby 24 Eylül’de `kalan son birliklerin de esir alınarak´ her iki ordunun varlığına son verildiğini yazıyor. Toplam `57 bin esir´ alınmış, bunların 5.500’ü subaymış. Raporda 360 top ve üç Türk ordusunun (4., 7. ve 8. orduların) silah ve malzemelerinin ele geçirildiği de belirtiliyor.[8]

Ingiliz Ordusu Komutanı General Allenby, Şam’a kadar olan Türk Ordusunun harekatını da şöyle anlatmaktadır:

“Eylülün 26. günü, Şam’a doğru ileri harekete geçildiği zaman, 45.000 Türk ve Alman Şam’da veya Şam’a doğru çekilme halinde bulunuyordu. Bütün düşman birlikleri intizamlarını (düzgün dizilme) kaybetmekle beraber, kendilerine vakit kazandırıldığı takdirde ileri hareketimizi geciktirecek bir kuvvet meydana getirebilirlerdi. Fakat 4.Ordunun geri kalan kısmının imhasıyla, 20.000 kişinin esir alınması, buna imkân bırakmadı. Filistin ve Suriye’deki Türk Ordularının, 4.000’i silahlı olmak üzere 17.000’i bulan bakiyesi (geriye kalanı) her türlü teşkilattan, nakil (ulaştırma) vasıtalarından, hatta savunma için bile olsa, faaliyette bulunmaya elverişli her çeşit malzemeden yoksun bir insan kalabalığı halinde, kuzeye doğru kaçmaktaydı…” [9]

***

19 Eylül 1918’den 26 Ekim 1918 tarihine kadar geçen ve takriben`40 gün´ devam eden geri çekilme süresince verilen zayiat

19 Eylül 1918’de başlayan Nablus Meydan Muharebesi’nden itibaren, 26 Ekim 1918’de Halep kuzeyinde Katma’da yapılan son muharebeye kadar geçen ve takriben `40 gün´ devam eden geri çekilme süresince, Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığının: `75.000 esir, 360 top, 800’den fazla makineli tüfek, 200 kamyon, 44 otomobil, 89 lokomotif, 468 yük ve yolcu vagonu´ zayiatı olmuştur.[10]

Bir “geri çekilme” sürecinde bu kadar zayiat verilir mi?

Birinci Cihan Harbi’nde esir düşenlerin sayısı 202 bin kadardır. Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, en çok esiri, 75 bin kişiyle M. Kemal Paşa’nın kumanda ettiği Filistin cephesinde verdiğimizi yazmaktadır.[11]

Bu gelişmelere oldukça kızan Harbiye Nazırı Enver Paşa, Fevzi Paşa’ya “M. Kemal Paşa ordusunu bırakıp kaçmış, hemen kurşuna dizilmesi için emir vereceğim”[12] demiş ise de kısa bir süre sonra mütarekeye (Mondros) karar verildiğinden Enver Paşa ülkeden kaçmak zorunda kalmıştı.[13]

Daha da garibi, M. Kemal bu hezimetten sonra Ingilizlerle barış yapmak istemektedir.

11-13 Ekim 1918’de Halep’ten Sultan Vahidettin’e çektiği “çok gizli” telgrafta şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta:

“Müttefiklerle olmadığı takdirde (Ingilizlerle) ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır.”[14]

Orijinali: “Müttefiken olmadığı takdirde (Ingilizlerle) münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.”

Yani, kimin hain olup olmadığına siz karar verin…

Ayrıca, kemalistlerin; “M. Kemal ne yapsın düşman çoktu” vs. gibi savunmalarına da bir cevap verelim. O cephede sadece Ingiliz birlikleri vardı… Hani ATA’nız 7 düveli yenmişti? Bir Ingiliz Ordusuna karşı mı galip gelemedi? Ayrıca Liman Von Sanders Paşa Alman olduğu halde altı buçuk ay nasıl dayanmış? M. Kemal elin Almanı kadar olamamış mı?

Enver Paşa, Alman Genelkurmay Başkanlığının komutayı değiştirmek istemesi üzerine, 27 Eylül 1918’de Yıldırım Orduları Kurmay Başkanı Kazım Paşaya (Diyarbakırlı), bir telgraf çekerek, Mareşal Liman Von Sanders’in durumunu sormuş, Kazım Paşa Enver Paşaya şu cevabı vermişti:

“Son çekilmeler (ricatlar) Liman Paşayı sarsmamıştır. Fakat çok üzgündür. Durumdan ümitsiz olmamak için elinden gelebilir her cehdi (çalışmayı) ve kuvveti sarf ediyor ve etmektedir. Egemenliğini, özellikle komutanları arasındaki saygılı mevkiini kaybetmemiştir. Sağlık durumu iyidir. Liman Paşanın değiştirilmesini lütfen kabul etmeyiniz. Vaktiyle devamlı bir ricat (geri çekilme) halinde bulunan bir ordunun emir ve komutasını verdiğiniz bu zat, kuvvetinin her halde on kat üstünde bulunan düşmanı altı buçuk ay önünde tutmuş ve sözü geçen orduyla düşmanın büyük küçük yirmi kadar saldırısını püskürtmüştür…[15]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Nablus Meydan Muharebesi, 19-21 Eylül 1918. Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, cild 4, Klasör 2, Sina-Filistin Cephesi, Kroki 55.

[2] Genelkurmay ATASE Başkanlığı Arşivi, Birinci Dünya Harbi Koleksiyonu: Klasör 3705, Dosya 28, Fihrist 21;21-1.

Ayrıca bakınız; Şükrü Mahmut Nedim, Filistin Savaşı, 1914-1918, çev. Abdullah Es, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1995, sayfa 157, 158.

Yusuf Hikmet Bayur, Türk Inkılabı Tarihi, 1914-1918 Genel Savaşı, Bunların Siyasal Tepkileri, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1957, cild 3, Klasör 3, sayfa 456, 457.

[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Pozitif Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 121.

[4] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, cild 1 , 4. baskı, Burçak Yayınevi, Istanbul 1968, sayfa 29.

Ayrıca bakınız; Yusuf Hikmet Bayur, Türk Inkılabı Tarihi, 1914-1918 Genel Savaşı, Bunların Siyasal Tepkileri, Türk Tarih Kurumu Yayını, cild 3, Klasör 3, Ankara 1957, sayfa 461.

[5] Necati Çankaya, Atatürk’ün Hayatı, Konuşmaları ve Yurt Gezileri, Tifduruk Matbaası, Ankara 1995, sayfa 22.

Ayrıca bakınız; Vamik D. Volkan ve Norman Itzkowitz, Ölümsüz Atatürk, Bağlam Yayınları, Ankara 1998, sayfa 152.

[6] Murat Bardakçı, M. Kemal’in Kaleminden: Orta Doğu’yu nasıl kaybettik?, Hürriyet gazetesi, 12 Ocak 2003, sayfa 18.

[7] Ayfer Özçelik, Ali Fuat Cebesoy Hayatı ve Faaliyetleri, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü, 1989, sayfa 119.

Ayrıca bakınız; Güngör Cebecioğlu, Atatürk ve Güney Cephelerimiz, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü, 1991, sayfa 56.

Ve bu hususta diğer kaynaklar: Liman Von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl, çev. M. Şevki Yazman, Burçak Yayınevi, 1968, sayfa 352.

– H.C. Armstrong, Bozkurt, Kemal Atatürk’ün Yaşamı, 5. baskı, Çev. Gül Çağalı Güven, Arba Yayınları, Istanbul 1997, sayfa 75, 76.

– Ismail Hilmi Danişmend, Izahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Türkiye Yayınevi, Istanbul 1955, cild 4, sayfa 449, 450.

– Kemal Arı, Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1997, sayfa 391.

– Lord Kinross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, çev. Necdet Sander, 14. baskı, Altın Kitaplar Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 157.

[8] General Fahri Belen, 20. Yüzyılda Osmanlı Devleti. Aktaran: Mustafa Armağan.

[9] Sabahattin Selek, Ismet Inönü, Hatıralar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1985, cild 1, sayfa 27.

[10] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Istanbul, Burçak Yayınevi, 1968 cild 1, sayfa 31.

[11] Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı’nın Çöküşü, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 76.

[12] Murat Sertoğlu, Mareşal Çakmak’ın Hatıraları, Hürriyet Gazetesi, sayfa 3, 11 Nisan 1975.

[13] Dr. Hasan Gümüşoğlu, Intikalinden Ilgasına Osmanlı’da Hilafet, Kayıhan Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 260.

[14] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 2, Istanbul 2003, Kaynak Yayınları, sayfa 232.

[15] Karal Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, Ikinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı, 1908-1918, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996, cild 9, sayfa 538, 539.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

M. Kemal Atatürk Batı Trakya’yı ve oradaki kardeşlerimizi düşmana bırakmış

M. Kemal Atatürk Batı Trakya’yı ve oradaki kardeşlerimizi düşmana bırakmış

(Ey kemalistler, kim Vatan Haini??)

***

Koyu Atatürkçü Cemal Kutay bile masa başında verilen topraklarımızdan dolayı Lozan Antlaşmasına isyan ediyor:

“Tarih bir gün, hisler yerine hakikatler hakim olduğu zaman, Türk murah­has heyetinin, karşısındakilerden daha çok fedakarlığa katlandığını, sarih ve meşru Türk haklarından daha ağır ve elemli fedakarlıklarda bulunulduğunu kaydedecektir ve tarih şu hükme varacaktır ki, Lozan, Türk zaferinin, o on binlerce şehidin kanı ile yazdığı zaferin gerçek bedeli değildir: Hatalıdır, ek­siktir, kusurludur ve milli misakdan sayısız fedakarlıkları Türk milletinin çile­si haline getirmiştir.”

Cemal Kutay, Lozan Antlaşmasına böyle isyan ettikten sonra sözü, M. Kemal Atatürk’ün Yunanlılara bıraktığı Batı Trakya’ya getiriyor:

“Bu acı hakikatin safhalarından birisi olan Batı Trakya’nın Yunanlılara bıra­kılacağının bir kara haber halinde, Balkan’larda Türklük adına ne varsa hepsi­nin üzerine çökmesi günlerinde, üç adam, Balkan Türklüğünün son aydın ve cesur kafalarından üç’ü, Ethem Ruhi, Fuad Balkan ve Dr. Hikmet Feridun, Türk Murahhas Heyeti Reisi Ismet Paşanın yanına çıktılar. Paşanın yanında, Dr. Rıza Nur, Münir ve Haşan Beyler vardı. Uzun ve zaman zaman sert geçen bir konuşma oldu. Gelenler, son cümleler olarak şunu söylediler:

‘ – Garbi Trakya da Şarki Trakya kadar Türk’tür. Biz, on üç sene evvel, Gar­bi Trakya Türk Hükümeti’ni kurmuştuk, işte tarih ortada… Siz bizi Yunanlı­lara terkedebilirsiniz, fakat biz günaha iştirak etmeyeceğiz ve hakkımızı sonu­na kadar koruyacağız.’ “[1]

Aslında Lozan’daki Türk Heyeti M. Kemal Atatürk’ün emirlerini yerine getiriyordu.

Zira M. Kemal Atatürk, 15 Ocak 1923 tarihinde Izmit’te gazetecilere sonradan sansürlenen şu sözleri söylemişti:

“Bana göre Batı Trakya’nın bize geçmesi zaaftır. Orasını elde tutmak için sarf olunacak kuvvet oradan elde edilecek istifadeye tekabül etmez. Anavatanın selameti için Batı Trakya’dan vazgeçmemiz gerekir. Sorunun gerçek hal çaresi, burasını Yunanistan’a bırakmaktır.”[2]

Yani yuh olsun diyorum…

Vatan toprağı satmak bu kadar kolay mı? Hani Vatan bölünmezdi? Hani Vatan toprağı kutsaldı? Ne oldu da bize geçmesi kesin olan Vatan toprakları düşmanımıza “satılıyor” ? Orada yaşayan müslümanlar da mı hiç düşünülmedi?

Halbuki M. Kemal Atatürk, Lozan öncesinde Misak-ı Milli hududlarımız hakkında yabancı ve yerli basın mensuplarına farklı açıklamalarda bulunuyordu. Örneğin, Izmir’de 13 Ekim 1922 tarihinde Richard Danin’e; zaferden sonraki projeleri ve Türk topraklarından ne kastettiği sorulduğunda;

“Avrupa’da Istanbul ve Meriç’e kadar **Trakya**, Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve Irak’ın yarısı, Makedonya’yı ve Suriye’yi terk ettik. Fakat artık arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmağa azm ettik ve kurtaracağız”[3] demişti.

Daha önce 2 Eylül 1921’de Associated Press’e demecinde ise;

“Doğu Trakya Türk ekseriyetine sahiptir ve vazgeçilmez hinterlandımızdır. Trakya’nın diğer bölümü için halk oylamasını kabul edeceğiz (ki orası da Türk ekseriyetine sahiptir: K. Çandarlıoğlu). Istanbul bizimdir. Mamafih (bununla birlikte) Marmara ve Boğazların ve Istanbul’un (payitaht) emniyeti temin edilmek şartıyla bir hal tarzı kabul etmeye hazırız”[4] ve 13 Ekim 1922’de Velit Ebuzziya’ya da “Müstakbel hudutlarımız bizce 30 Ekim 1918 tarihinde Mütareke aktedildiği (Mondros Mütarekesi imzalandığı) günde fiilen sahip olduğumuz huduttur”[5] diyordu.

Hem Ankara Meclisi’nde Batı Trakya için oylama kararı alınıyor, ki M. Kemal de zaten bunu belirtiyor, üstelik “bunları alacağız” diyor, hem de daha sonra bundan vazgeçiyor. Eğer bir oylama yapılsaydı, Batı Trakya kesin olarak Türkiye’ye geçecekti.

Şimdi gelelim bunun delillerine…

Şemseddin Sami’nin 1896 yılında basılan Kâmûs’ül Âlâm adlı eserine göre, Gümülcine, Sultanyeri, Ahiçelebi, Robçoz, Eğridere, Darıdere ve Iskeçe olmak üzere yedi kazaya ayrılan Gümülcine Sancağı’nda toplam 245.072 kişi yaşamaktadır. Milliyetlere göre ise nüfus sayısı şöyledir[6] :

Türk (Müslüman) : 206.914

Bulgar: 20.671

Rum: 15.241

Çingene: 912

Ermeni: 360

Israilî (Yahudi) : 339

Ecnebi: 235

***

Görüldüğü gibi, 19. yüzyılın sonlarına doğru diğer bütün unsurları bir tarafa topladığımız zaman bile, Müslüman Türkler ezici çoğunluğu oluşturmaktadır.

Garbî Trakya Cem’iyeti tarafından, Batı Trakya üzerinde (Batı Trakya’nın Bulgaristan idaresinde kalan Razlog, Nevrekop, Dövlen, Paşmaklı, Eğridere, Kırcaali, Darıdere, Koşukavak, Ortaköy gibi yerleşim birimleri dahil olmak üzere) yapılan tetkiklerin sonuçları, 1922 yılında kamuoyuna duyurulmuştur.

Batı Trakya’da Türk, Rum, Bulgar, Ulah, Musevi ve Ermeniler olmak üzere altı milletin yaşadığı, bunların da toplam sayısının 977.644 olduğu görülmektedir.

Milliyet durumlarına göre ise nüfus sayısı ve oranları şu şekildedir[7] :

Millet Adı – Nüfus Sayısı – Nüfus Oranı:

Türk: – 747.628 – % 76.5

Bulgar: – 110.741 – % 11.3

Rum: – 110.041 – % 11.2

Yahudi, Ermeni ve Ulah: – 9.234 – % 1

Toplam: 977.644 – %100

***

Batı Trakya’nın toplam 23.592 km olan arazisinin milletlere göre taksimatı ise şöyledir[8]:

Millet Adı – Arazi Miktarı (km2): Arazi Oranı

Türkler – 19.586: %84

Bulgarlar – 2.481: %10

Rumlar – 1.258: %5

Diğerleri – 266: %1

Kaynaklara göre 1920’li yıllarda, Batı Trakya’da taşınan ve taşınmayan malların % 86’sı Türkler’e, % 7’si Bulgarlar’a, % 6’sı Rumlar’a ve %1’i diğer unsurlara; hayvan ve ziraat aletlerinin % 86’sı Türklere, % 8’i Bulgarlar’a ve % 6’sı Rumlar’a aitti

Ayrıca Batı Trakya’da Müslüman Türkler’in 1774 okulu, 78 medresesi, 1499 camii ve 86 tekkesi; Rumlar’ın 148 okulu, 141 kilisesi ve 16 manastırı; Bulgarlar’ın 196 okulu, 185 kilisesi ve 19 manastırı; Museviler’in 6 okulu ve 5 havrası; Ermeni ve Ulahlar’ın 7 okulu ve 7 kilisesi vardı. Dolayısıyla Batı Trakya’da okulların % 84’ü ve mabedlerin % 81’i Türkler’e aitti. Buna karşı Bulgarlar’ın % 9 okulu ve % 10 mabedi, Rumlar’ın % 6 okulu ve % 8 mabedi ve diğer unsurların % 1 oranında okul ve mabedi bulunuyordu.

Belgelerde verilen bilgilerin ışığı altında değerlendirme yapıldığında, 20’inci yüzyılın başlarında Batı Trakya’da nüfusun ezici çoğunluğunu Türkler’in teşkil ettiği, arazinin, taşınan ve taşınmaz malların ve kültür eserlerinin de yine ekseriyeti Türkler’e ait olduğu görülmektedir.

Buna rağmen sonuç? Ne oylama, ne şu, ne bu: Batı Trakya Yunanistan’ın ellerinde, daha evvel kararlaştırdığımız gibi oylamaya razı olduğumuz takdirde Batı Trakya bizim sınırlarımız içerisinde olacaktı.

Nitekim Yunanlı M.Venizelos’un Batı Trakya’ya ilişkin olarak Müttefik Devletlere 30 Aralık 1918’de verdiği mémoire’lardaki istatistikler bile lehimizdeydi[9]:

“Dedeağaç’ta Türkler 10.670, Rumlar 7.371, Bulgarlar 11.358.

Sofulu’da Türkler 32.140, Rumlar 17.880, Bulgarlar 5.380.

Gümülcine’de Türkler 50.000, Rumlar 9.160, Bulgarlar 10.550.

Iskeçe’de Türkler 22.000, Rumlar 10.275, Bulgarlar 1.695.”

Batı Trakya her ne kadar 22 Mayıs 1920 tarihinde Yunanlı general Zımvrakakis komutasındaki kuvvetler tarafından işgal edilmişse de “Batı Trakya Milli Hükümeti” varlığını 24 Temmuz 1923 Lozan antlaşmasının imzalanmasına kadar devam ettirmiştir![10]

Şimdi bazı kemalistler, “ama Atatürk Musul’u istemişti, vatan satmak isteyen Musul’u ister miydi?” diye itiraz edebilirler.

Evet, M. Kemal Atatürk Musul’u istedi ancak Vatan toprağını sevdiği veya “kutsal” saydığı için mi istedi?

– Hayır, “petrol” yani “para” için istedi:

“Musul bizim için çok önemlidir. Birincisi, Musul’da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır… Ikincisi, onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. (…)”[11]

O paraları da daha fazla alim ve mazlum insan asayım-keseyim diye istemiş olmalıdır.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Cemal Kutay Külliyatından Seçmeler: Yazılmamış Tarihimiz, Milliyet Gazetecilik, cild 1, Istanbul 2002, sayfa 281.

[2] M. Kemal, Eskişehir-Izmit konuşmaları (1923), Kaynak yayınları, 1993, sayfa 90.

[3] Rahmi Doğanay, Misak-ı Milli’ye göre Lozan, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, cild 11 sayı 2, sayfa 285. Benzer ifade için bakınız: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 3, sayfa 67, 68.

[4] Ataürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 5, Ankara, 1981, sayfa 83.

[5] Ataürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 5, Ankara, 1981, sayfa 79.

[6] Şemseddin Samî, Kâmûs’ül Âlâm, cild 5, Istanbul 1314 (1896), sayfa 3926.

[7] Garbî Trakya Cem’iyeti, Dersaâdet 338, (Garbî Trakya Nüfûs Grafikleri Tablosu): Comite de la Thrace-Occidentale, Cons/ple 1922, (Carte Ethnographique de la Thrace-Occidentale).

Ayrıca bakınız; Ilker Alp, Batı Trakya Türkleri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 33, cild 11, Kasım 1995.

[8] Garbî Trakya Cem’iyeti, Dersaâdet 338, (Garbî Trakya’da Arazinin Anâsır Üzerine Nisbetleri Haritası); Comite’ de la Thrace-Occidentale Cons/ple 1922 (Carte de la Thrace-Occidentale).

[9] Seha L. Meray, Lozan Baris Konferansi, Tutanaklar Belgeler, Ankara 1970, takim 1, cild 1, kitap 1, sayfa 63.

[10] Metin Ayışığı, Belgelerin Işığında Milli Mücadele Tarihimiz, Sentez Yayıncılık, Istanbul 2012, sayfa 297.

Ayrıca bakınız; Ahmet Aydınlı, Batı Trakya Faciasının Iç Yüzü, cild 1, Akın Yayınları, Istanbul 1971, sayfa 233-238.

[11] M. Kemal: Eskişehir-Izmit Konuşmaları 1923’ten aktarılarak, Cumhuriyet gazetesi, 7 Haziran 1991, sayfa 10 (D. Perinçek, bu sözleri aktarırken 1. bölümü vermez. Bakınız: Teori Dergisi, Şubat 1995.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Sultan Vahidüddin: “M. Kemal bize ihanet etti”

Sultan Vahidüddin: “M. Kemal bize ihanet etti”

 

Murad Bardakçı’nın eserinden sadeleştirerek takdim ediyoruz:

“Mütâlalarından ortaya çıkacağı gibi, Mütareke (ateşkes) günlerinde (1918) I. Cihan Harbinin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan (Devleti harbe sokan Ittihâdcıları kasdetmektedir) bana miras kalan ve biribirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim. Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilafet merkezinde savaştan galip çıkan itilaf devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıygaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu’yu istila eden Yunanlılara mukabele için mümkün ve mahrem vasıtalarla Anadolu’ya memur eylediğimiz yaverlerimizden M. Kemal’in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankar tavrı karşısında kalmıştım.

Bununla beraber aziz vatanımın menfaatleri için Kuvayı Milliye’nin sonradan şekil ve mahiyetinin değişeceği hususunda bende meydana gelen fikir ve kanaatlerime rağmen, yine fedakârlık mesleğini tercih ve takip eyledim. Sırf bu sebep ve hikmet ile, milli davalara itaatkar kabineleri iktidara getirdim ve senelerce Kuvayi Milliye’yi takviye ettim ve gelişmesi için çalıştım..(En sonunda bana ve milletime ihanet için cephe alacaklarından emin olduğum halde, vatanın kurtuluşu için yine de M. Kemal ve arkadaşlarına destek verdim demek isteniyor.)

Anadolu Zaferinin ne gibi tehlikeli şartlar altında tarafımızdan hazırlandığını gösteren belgeler ile Anayasa gereği saltanat makamının korunacağını tasvir eden diğer mühim evrak tesbit edilerek derlenmiş olduğundan, bunların dahi zamanı gelince umumi efkâra (kamu oyuna) açıklanarak, Islam’ın hizmetkarı veyahut yıkıcısı olanların teşhir ve tayin edileceğini temin eylerim”.

**********

KAYNAK:

Murad Bardakçı, Şahbaba, Osmanoğullarının Son Hükümdarı VI. Mehmed Vahidüddin Han’ın Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları, Istanbul 1998, sayfa 413, 416.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Neden Müslüman Milletin başına şapka geçirmek istediler?

Neden Müslüman Milletin başına şapka geçirmek istediler?

(Fotoğraf: Lozan anlaşmasından sonra Ismet Inönü’nün şapkayı başına geçirdiği görülüyor)

“M. Kemal Atatürk olmasaydı” diyenlere sesleniyorum, eğer M. Kemal Atatürk sayesinde kurtarılanlar varsa, bunlar; Kur’an nizâmından M. Kemal eliyle kurtarılan şeytanî – siyonist nizâmın kurucularıdır. Dünyanın haline bir bakın; her yerde müslümanlar eziliyor. Bunun temelini kim attı sanıyorsunuz? Başımızda bir Halife olsa böyle mi olurdu?

“Efendim, müslümanlar eziliyor ama Atatürk olmasaydı ibadetimizi bile yapamazdık” diyenlerin dünyadan haberleri olmadığına hükmetmek lazım gelir. Zira işgal yıllarında dahi müslümanların ezanına, namazına, kitabına, giyimine-kuşamına karışılmamıştır. Eğer işgal kuvvetleri M. Kemal’in yaptıklarının onda birini yapsalardı, bu argümanı öne sürenler dahil, herkesin karşı çıkacağından, en azından buğz edeceğinden adım gibi eminim.

Keşke ibadetlerimizi yapamasaydık da şuurumuzu kaybetmemiş olsaydık. Çünkü zihnî işgal, fiilî işgalden daha tehlikelidir. Bu yüzden kolumuza zincir, ayağımıza pranga vurmadılar da başımıza şapka geçirdiler. Bizi “fiilen” değil, “zihnen” işgal ettiklerinin sembolüdür bu. Ibadetten zorla men ettikleri takdirde ters tepeceğinin farkındaydılar. Eğer zorla olsaydı, biz; “esir” olduğumuzun “bilincinde” olacak ve dinimize daha sıkı sarılacaktık. Lakin şimdi, “kurtulduk zannıyla”, “dost” (!) Batı’nın verdiği bütün ahlaksızlıkları; “bizden sanılan” ve bizi “kurtardı” denilen adamın eliyle aldık ve böylece dinî hislerimiz zayıfladı. Bunun neticesinde (bedenen) “hür” olduğumuz halde; “zihniyetimiz değişti” ve artık ibadet “etmiyoruz”. Bunun yerine Batı çalıyor ve biz bir çingene ayısı misali zihnimize ne empoze edilirse onu oynuyoruz, zira zihnimiz işgal altında. Bazıları ise çalmadan oynuyor, çünkü onlar zaten o zihniyetteydiler. Ancak isimleri Mustafa, Kemal, Türkan, Reha, Uğur, Ismet, Şemsi Efendi olduğu için “bizden” olduklarını zannediyorduk ve maalesef hala zannedenler var. Yine “bizden sanılanın” eliyle Ezan’dan “Allah” isminin çıkarılması bu zihin işgalinin bir tezahürüdür. Bunu gördüklerinden dolayı karşı çıkan din kardeşlerimiz asılmıştır. “En büyük cehalet, cahil olduğunu bilmemektir” derler, fakat ben bunu değiştiriyorum ve; “En büyük esaret, esir olduğunu bilmemektir” diyorum.

Binaenaleyh, Yunan harbinde yunanlılar için, “şapkalı gavurlar geliyor” diye bağıran müslüman millete zorla şapka giydirmek; kazandığımızın değil, kaybettiğimizin ilanıdır. Zira bir yer fethedildiği zaman, bir fetih sembolü belirlenir… Tıpkı Fatih Sultan Mehmed Han (rahmetullahi aleyh)’ın fetih sembolü olarak Ayasofya’yı Camii’ye çevirtmesi gibi. Düşmanlarımız fetih sembolü olarak Yahudi dininin nişanesi (sembolü) olan şapkayı başımıza geçirdiler.

Yalnız bir farkla…

Bunu “bizden sanılan” birisinin eliyle yaptılar ve böylece bir taşla iki kuş vurdular.

1 – Bizi yendiler (bunu itiraf edelim).

2 – Bizi birbirimize düşürdüler.

Böylece en çetin düşmanları olan bizi, birbirimize kırdırarak kendileri bizden kurtulmuş oldular.

Fotoğrafta (yukarıda) da gördüğünüz gibi, Ismet Inönü, Lozan antlaşmasından sonra yahudi dininin nişanesi (sembolü) olan şapkayı başına geçirdi…

Yani, yenilgi kabul edildi ve halka da zorla giydirerek kabul ettirdiler.

***

Şapka; yahudi dininin sembolüdür ve bu bakımdan Hristiyanların sembolü olan “haç”tan hiçbir farkı yoktur. Müslüman milletin başına zorla “şapka” geçirmek; boyunlarına “haç” takmaktan farksızdır.

“Şapka”nın yahudi dininin sembolü olduğuna dair birkaç adet fotoğraf:


***

***

 

**********

 

KAYNAK:

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 55, 56 ve  kitabın “giriş” kısmı. (Birleştirilmiştir)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*