M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır, Osmanlı Devleti’ni Kemal Atatürk yıkmıştır

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır, Osmanlı Devleti’ni Kemal Atatürk yıkmıştır (13 Bölüm)

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek

***

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 1

Kemalistler genelde Osmanlı’yı düşmanlarımızın yıktığını ve bunun üzerine M. Kemal Atatürk’ün yeni bir Devlet kurduğunu söyler… Bazıları da M. Kemal Atatürk’ün “Ihtilal” yaptığını söyleyerek hakikati az da olsa, kekeme bir üslupla dile getirirler.

M. Kemal Atatürk, Osmanlı’yı yıkmak maksadıyla giriştiği eylemin “darbe” olarak görülmesini önlemek için, sürekli “Millet yapmıştır”, “Millet isyan etmiştir” diyerek, asker gücüyle yaptıklarını bu söylem ile maskelemek yolunu tutmuştur. Çünkü o dönemde ipler tam manasıyla elinde olmadığından dolayı halkı uyandırmak istemiyordu.

Bu kısa girişten sonra sözü büyük ölçüde; Kara Harp Okulu’ndan mezun olan, daha sonra 1973-77 yılları arasında CHP Ankara milletvekilliği yapan ve yakın Tarih ile ilgili çeşitli eserler kaleme alan, yazar Subay Sabahattin Selek’e bırakıyoruz… Atatürkçülüğünden şüphe edilmeyen birisidir kendileri.

Anadolu Ihtilâli, “dış görünüşüyle” yabancı işgallere karşı vatanı kurtarmak gerekçesine dayanmaktadır. Halbuki bu görüşün gerisinde uzun yılların hazırladığı, “devletin bünyesini değiştir” fikri yatar. Hareketin önünde ve başında bulunanların çoğunluğu ihtilâlci bir cemiyetin, Ittihat ve Terakkinin, fikir ve heyecan potasında yoğrulmuş kimselerdi. Eğer Türkiye kurtulacaksa, Osmanlı devlet düzenininde yapılacak şekli değişikliklerle değil, yeni bir devlet düzeni getirerek kurtulacaktı. M. Kemal Atatürk tarafından daha başka biçimde ifade edilmiş olan bu fikir Anadolu ihtilâlinin ilk olarak devletin politik strüktürünü değiştirmeyi hedef güttüğünü göstermektedir. Bunun yanı sıra başlangıçtan itibaren sosyal strüktürün de değişmesi gereğinin düşünüldüğünü ortaya koyan sözlere ve fikirlere rastlamaktayız.

Izmir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgali, Anadolu ihtilâlinin doğmasında “olumlu bir etki yapmış” ve Ihtilâli çabuklaştırmıştır.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 2

Sözü Sabahattin Selek’e bırakıyoruz demiştik… Selek, M. Kemal’in Anadolu’ya gelişinin Izmir işgaline denk gelmesine; “iyi bir tesadüf” (!) demekte ve ayrıca M. Kemal hareketinin aslında düşmana değil, Osmanlı devlet düzenine karşı olduğunu itiraf etmektedir:

“Izmir’in işgali ve hükümetin işgal karşısındaki tutumu, ihtilâl liderinin işine çok yaramıştır. Halka, ‘dış düşmanı göstererek’ devlet düzeni dışında bir organizasyon kurmak, sonra bu organizasyonu memleket haklarını korumayan (!) hükümete karşı işletmek, Anadolu Ihtilâlinin stratejisine temel teşkil eder. Izmir’in işgali, M. Kemal Paşaya bu fırsatı vermese idi, ihtilâlin en büyük dayanağı olan orduyu bile Istanbul’dan ayırmak güç olurdu. O takdirde, mevcut kuvvetleri bir ihtilâl davranışı içine sokabilmek için, bu derece net olmayan başka gerekçeler göstermek gerekecekti. Iyi bir tesadüf (!), M. Kemal Paşanın Anadolu’ya gelişi ile Izmir’in işgalini zaman bakımından denk getirmiştir. Fırsatlardan faydalanmayı bilen ihtilâl lideri, ilk merhalede, memleketi yalnız ‘dış düşmanlardan kurtaracak adam rolünde görünmüş’ ve ihtilâlci hüviyetini gizlemiş olmasına rağmen, Izmir’in işgalini hükümete karşı alabildiğine istismar etmiştir.”

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 3

Ihtilâl Plânı ve Metod

M. Kemal Paşanın ihtilâl plânını dört noktada özetlemek mümkündür.

Şöyle ki:

1 – Anadolu’nun Istanbul ile olan fikrî ve idarî bağını kopararak Anadolu’yu Istanbul’dan ayırmak.

2 – “Milli Istiklâli kurtarmak” parolasiyle Anadolu halkını bir teşkilât etrafında birleştirerek ihtilâl atmosferine sokmak.

3 – Ihtilal için ordunun desteğini sağlamak.

4 – Anadolu’daki mülki idareyi, valiler ve mutasarrıflar eliyle ihtilâl idaresine bağlamak.

Türkiye’nin o günkü şartları içinde ne bu plân açıkça ortaya konulabilir ve ne de gelişi güzel ihtilâlden söz edilebilirdi. Işin başında olanlar bile, M. Kemal Paşa’nın memleketi ihtilâle sürüklediğini kesinlikle bilmemeli idiler. Bunun içindir ki, M. Kemal Paşa daima millî istikâli, vatanı ve Padişahı kurtarmaktan sözetmiş; Padişaha karşı yapılan herhangi bir hareketi, Padişahı kurtarmak gerekçesine dayamıştır. Ihtilâl kelimesini telâffuz etmekten dikkatle kaçınması zamanın gerçeklerinin gereği olduğu kadar, Onun ihtilâl kavramına verdiği önemden de gelir.

Nitekim, zaferden sonra bile yaptığı işi ihtilâl olarak adlandırmaktan kaçındığını ve “Isyan” deyimini tercih ettiğini görmekteyiz. 1919-1926 yıllarındaki icraatının muhasebesini yaptığı nutukta, Osmanlı Devletinin, onun istiklâlinin, padişahın, halifenin, hükümetin hiç bir anlamı kalmadığı inancına vardığını belirttikten sonra şöyle demektedir:

“Osmanlı Hükümetine, Osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.”[1]

***

KAYNAK:

[1] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 14.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ihaneti herkes görsün… Yukarıda bahsedilen M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’unun 14’üncü sayfası. Osmanlı ve Hilafet makamı Türklerin istiklaline tecavüz mü etmiştir ey Kemal?? Türkler Osmanlı ve Hilafet ile şeref kazanmıştır şeref!!

***

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 4

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek devam ediyor…

Halkı ve orduyu ihtilâle sürükleyebilmek için M. Kemal Paşa’nın elinde üç önemli koz vardı:

a) Izmir’in Işgali,

b) Hükümetin zaafı,

c) Taşıdığı sıfat ve selâhiyetler (yetkiler).

Itilâf devletlerinin Türkiye üzerindeki emelleri ve Mondros mütarekesi gereğince bâzı yerlerin işgali, Anadolu’nun bir çok bölgelerinde halkı endişeye sevketmişti. Fakat Izmir’in işgali o güne kadar sezilmemiş olan büyük tehlikeyi meydana çıkarmıştır. O halde Izmir’in başına gelen felâket her yerde beklenebilirdi. Izmir’in işgali ile yaratılan heyecanı besliyerek bütün yurda yaymak ve devamlı kılmak gerekiyordu. M. Kemal Paşa bunu büyük bir koz olarak kullanacaktı. (…)

Easasen 6 aydan beri Itilâf devletlerinin işgali ve kontrolü altında bulunan Istanbul’da hükümet edilemezdi. Padişah da aynı sebeple hür ve serbest değildi. Bu görüşü ileri sürerek milletin Istanbul’a karşı ümidini ve güvenini kırmak, Ihtilâl için M. Kemal Paşanın elinde kuvvetli bir kozdu. Bu kozu devamlı olarak kullanabilirdi. M. Kemal Paşa “Yaveri Hazreti Şehriyari (Padişahın Onursal Yaveri) idi. Bu saygı değer sıfata ilâveten, ordu müfettişi unvanını taşıyordu.

Samsun’dan itibaren Anadolu’daki mülki ve askeri makamlara yazdığı telgraflarda, tamimlerde, imzasının üstüne her iki sıfatını da kaydetmeyi ihmal etmiyecekti. Ordu Müfettişi ve Padişahın yaveri olarak tanınmak ve güven kazanmak zorunda idi. Ilk etkiyi yaptıktan sonra bu sıfatları kaybetse bile gerisi nasıl olsa gelirdi.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 5

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek devam ediyor…

M. Kemal Paşa, mücadelenin iç ve dış cephesinde asıl dayanağın ordu olduğu prensibini kabul etmekle beraber, Anadolu ihtilâlini bir askerî ayaklanma şeklinde göstermekten dikkatle kaçınmıştır. Gerek Padişaha ve hükümete, gerekse dış âleme, Anadolu’da bir halk hareketi ile karşılaşıldığı kanısını vermek gerekiyordu. Ordu, ancak bu hareketi destekleyen bir kurum olarak geri plânda görünmeliydi.

22 Ocak 1920 tarihinde, şifreli bir telgrafla, Konya’daki XII., Sivas’taki III. ve Erzurum’daki XV. Kolordu Kumandanlarına, Ingilizlerin Istanbul’a tecavüzlerini arttırarak bâzı nazırları ve meb’usları bilhassa Rauf Beyi tevkif etmeleri ihtimâlinden bahsetmiş …[1]

(Selek, M. Kemal’in, bâzı nazırların ve meb’usların bilhassa Rauf Beyin Ingilizler tarafından tevkif edileceklerini aylar öncesinden bildigini söylüyor… HAYRET!!! NERDEN BILIYORDU ACABA? Oysa Ateşkes anlaşması imzalanmıştı.)

VE İSTANBUL’UN İŞGALİ

Itilâf Devletleri, 16 Mart 1920 günü Istanbul’u resmen ve fiilen işgal etmek suretiyle Anadolu ihtilâlinin başarısına “büyük ölçüde yardım etmişlerdir.” 2,5 aydanberi Ankara’da bulunan Heyeti Temsiliye Reisi M. Kemal Paşa, Istanbul’un işgalini kaçırılmayacak bir fırsat bilerek, kesin teşebbüslere girişmek imkânını bulmuş oluyordu.

(Ingilizler’de nedense hep M. Kemal’in işini kolaylaştıracak hamleler yapıyorlar!!!)

M. Kemal Paşa Istanbul’un işgali ile doğan durum karşısında, Istanbul idaresini tamamen bertaraf etmek ve Heyeti Temsiliyeyi geçici bir hükümet gibi çalıştırmak ve ihtilâlin meşruluğunu sağlıyacak bütün teşebbüslere girişmek ve özellikle Ankara’da bir meclis toplamak kararında idi. Bu kararın uygulanmasına, Heyeti Temsiliyenin bütün memlekette idarî bir merci olduğunu duyurmakla başladı.

M. Kemal Paşa, Kurucu Meclis toplamayı düşünürken “rejimi değiştirmek” amacını güdüyordu.[2]

“Milli Mücadele”, bir bakıma, Türklüğün “Osmanlılığa karşı” yaptığı bir kurtuluş savaşı da sayılmak gerekir. Osmanlı Devleti topluluğundan koparak bağımsız olmak için Bulgarların, Yunanlıların yaptıkları istiklâl mücadeleleri ile 1919 yılında başlayan Türk mücadelesi, önemli bir farklılık göstermemektedir.

***

KAYNAKLAR:

[1] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Vesikalar No: 226/a.b.)

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 421.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


Yukarıda bahsedilen M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’unun 421’inci sayfası. Ihaneti herkes görsün…

***

Ne demek istediğini anlıyorsunuz değil mi? Inşaallah, “müslümanım ama Atatürkçüyüm” diyenlerde anlıyordur.

Bulgarlar ile Yunanlıların Osmanlı’dan ayrılmak istemeleri normaldir. Hıristiyanların kendi yönetimlerini kurmak istemeleri doğal karşılanabilir… Ancak M. Kemal neden ayrılmak istiyordu?

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 6

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek tabuları yıkıyor…

Yunanistan’a Anadolu’dan vaadedilen pay, Izmir ve hinterlandından* ibaretti. Bu sebeple Yunan Ordusu, Izmir’e çıktıktan 1919 Haziran sonuna kadar geçen bir buçuk ay içinde payına düşen bölgeyi işgal etmiş ve durmuştu. Yunanlılar isteseler de, Türkiye’den daha büyük faydalar sağlamak için diledikleri gibi hareket edemezlerdi. Bu, ancak Ingiltere’nin izni ile olabilirdi. Türkiye hakkındaki Ingiliz politikası ve Ingiltere’nin zafer ortaklariyle olan anlaşmaları, Yunanistan’a bu tarz bir şans tanıyacak gibi görünmüyordu.

(…)

Yunanistan taarruza hazırlanırken müttefik devletler 1921 Haziran ayında Paris’te bir konferans yaparak, Trakya’yı Yunanistan’a bırakan, fakat Izmir’i bir muhtar yönetime bağlıyan esaslarda anlaştılar. Yunanistan ve Türkiye’ye bu esasları daha sonra bildirmek üzere, harbi durdurmak için tavasutta bulundular. Yunanistan, gizlilik kararına rağmen Paris Konferansı’nda varılan anlaşmayı öğrenmişti.

(…)

Yunanistan, Anadolu’da ne yapabilirdi? En ölçülü hedef, Sevres Andlaşmasiyle Batı Anadolu’da kendisine verilen küçük, fakat zengin toprak parçasını elde tutmaya ve Yunanlılaştırmaya çalışmak değil mi? Bu bile bir hayaldi. Yunanistan’a katılacak arazideki Türk çoğunluğunun, şu veya bu suretle Yunan yönetimine boyun eğeceği kabul edilse bile, yine de Yunanistan burada barınamazdı. Çünkü Sevres Andlaşması, ancak haritada bir sınır çiziyordu. Batı Anadolu’da, tabiat ve coğrafya böyle bölücü bir sınır tanımıyordu.

Aksine, doğudan batıya doğru uzanan dağlar, nehirler, vadiler ve yollar, Izmir bölgesini Anadolu içlerinden gelecek her türlü saldırıya karşı açık tutuyordu. Bu bölge, olsa olsa, daha doğuda Bursa – Uşak veya Eskişehir – Afyon hattında savunulabilirdi. Nitekim, Sakarya’dan çekildikten sonra Yunanlılar bu yolda bir savunmayı seçtiler. Fakat, bu sefer de cephe çok genişliyor ve 100-150 bin kişilik bir ordu ile tutulamıyacak ölçüde büyüyerek 500-600 kilometreyi buluyordu. Yunanlılar, şüphesiz bu güçlükleri az veya çok sezmişlerdir.

***

*Hinterland: Coğrafyada, bir kıyı veya akarsunun gerisindeki bölge… Bir liman veya başka bir merkezin geçiş (ulaşım, ticaret vs.) sağladığı bölge.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 7

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek, Yunanlıların Anadolu’ya yerleşmesinin imkansız olduğunu yazıyor…

Anadolu toprakları çok genişti. Yunan Ordusu Ankara’yı alsa bile, Kayseri’ye, Sivas’a kadar uzanıp, üssünden bu kadar uzaklaşamazdı. Bu problemlerin Yunan kumandanları arasında zaman zaman tartışıldığını da bazı belgelerden anlıyoruz. Prens Andrea, bu tartışmalardan şöyle söz eder:

“Biz düşmanı Küçük Asya’nın sonsuz genişlikleri içinde Iran sınırlarına kadar kovalıyabilir miydik? Bu gibi sorulara hiçbir kestirme cevap verilemiyor, yalnız genel olarak belirsiz bir surette deniyordu ki, bu takdirde biz öyle bir arazi işgal etmiş oluruz ki, bunun ektirilip biçtirilmesi masraflarıımızı ödeyebilir”.[1]
Bütün bu düşüncelerin hayal olduğunu idrâk edebilmek için, Anadolu imkânlarının bir işgal ordusuna pek az şey bahşedeceğini bilmeye lüzum yoktu. Evvelâ, uzun sürecek bir harbe, Anadolu’ya yerleşmeye, Yunanistan’ın iç durumu da, malî imkânları da, elverişli değildi. Kralcı -Venizelist bölünmesi, ordu da dahil, Yunan hayatının bütün safhalarına yayılmıştı.

***

KAYNAK:

[1] Prens Andrea, Felâkete Doğru – Çeviri: Emekli Albay Hüseyin Rahmi, 1932, sayfa 7, 8.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 8

(Her cümle dikkatle okunmalıdır)

6 ve 7’inci bölümde Yunanlıların memleketimizi işgal etmelerinin mümkün olmadığına değindikten sonra, yarım bıraktığımız meseleye, yani Istanbul’un Ingilizler tarafından işgaline geri dönüyoruz.

“Istanbul, M. Kemal’in Anadolu’daki hareketini yıldırmak için işgal edilmiştir” diyenlerin kulakları çınlasın.

Atatürkçü Sabahattin Selek devam ediyor:

Istanbul ellerinin altında bulunuyordu. Kan dökmeden, Türkleri tahkir etmeden ve Istanbul’un işgal edildiğini ilân etmeden, yine de diledikleri tedbirleri alabilirlerdi.

(…)

Osmanlı Meclisi “Misâk-ı Millî”yi kabul ve ilân etmekten başka bir şey yapmamıştı. Meclisten beş on milliyetçi lideri alıp Malta’ya götürmekle Anadolu’daki milliyetçilerin yılacağını ummak “çocukça bir düşünce” idi. “Misâk-ı Millî” serinkanlılıkla incelenebilseydi, Ingiliz menfaatleri ile hemen hemen hiç çatışmadığı görülecekti. Ingilizler, M. Kemal Paşa’nın Millî Meclisi Anadolu’da toplamak istediğini pek âlâ biliyorlardı. Nitekim Amiral Robeck, henüz seçim yapıldığı sıralarda meclisi toplamamanın mümkün olmadığını, bu sağlansa bile Anadolu’da bir meclis ve bir hükümet kurulacağını sezmemiş miydi?

Sonra Ingilizler, hilâfetten kurtulmak istiyorlardı. M. Kemal Paşa ile bu konuda anlaşabilirlerdi. Fakat, bütün bunları gözden kaçıran Ingilizler, Istanbul’u işgal edip Osmanlı Meclisini dağıtmakla, M. Kemal Paşa’ya ikinci büyük bir koz vermiş oluyorlardı. M. Kemal Paşa, asıl yapmak istediğini, Ingilizlerin sayesinde artık bundan sonra yapmak imkânını bulacaktı.

Burada, Türk kurtuluş hareketine yardım etmek istiyen meçhul bir kuvvetin Istanbul’daki Ingiliz sorumlu kişilerini ve bunlar kanalı ile Ingiliz hükümetini yanıltmış ve teşvik etmiş olmak ihtimali bile akla geliyor. Herhalde bu noktanın aydınlanmaya muhtaç tarafları olsa gerek.

***

(Kim bu meçhul kuvvet? Sakın M. Kemal’in Ingiliz Valisi olmak için görüşmek istediği ve Pera Palas’ta Osmanlı’ya darbe yapmak için anlaştığı üst düzey Ingiliz ajanı “Rahip Frew” olmasın??)

HAINLER…

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 9

(3’üncü noktaya dikkat)

Atatürkçü Sabahattin Selek devam ediyor:

Ortadoğuda bir Türk devletinin yaşamasını Ingiliz menfaatlerine daha uygun bulan görüşü şu gerekçe doğrulamaktadır:

1 — Emperyalist bir devlet olarak, Osmanlı Imparatorluğunun elinde bulunan Arap ülkelerine hâkim olmak istiyen Ingiltere’nin Türk istiklâl Harbinin hedeflerini gösteren «Misâk-ı Millî»den memnun olması gerekir. Misâk-ı Millî’nin tesbit ettiği sınırlar Ingiltere’nin tecavüz etmek istediği sınırlar değildi, Istanbul’a hâkim olmak iddiasından vazgeçtikten sonra, Ingiltere, Musul üzerinde Türkiye ile anlaşabilirdi.

2 — Kilikya bölgesini elde tutabilmek için Türkler ile savaştığı halde, Fransa’nın Türkiye’ye karşı genel politikasından, Ingiltere haklı olarak kuşkulanmaktaydı. Fransa kamu oyunda açık bir şekilde beliren Türk dostluğu Ingilizlerin dikkatinden kaçamazdı. Fransa Hükümeti her ân Türkiye ile anlaşmaya yatkın görünmekteydi. Nitekim, bu anlaşma 1921 yılında gerçekleşecekti. Fransa’nın bu tutumuna karşılık Ingiltere’nin Türklerin düşmanlığını kazanmakta ve Ortadoğu’daki durumlarını tehlikeye düşürmekte bir menfaati olamazdı.

3 — Birçok müslüman memleketlere hâkim emperyalist bir devlet olarak, Ingiltere, hilâfet müessesesini her devletten fazla düşünmek zorundaydı. Bu müessesenin devamı, halife Ingilizlerin elinde bulunsa bile, Ingiltere’nin işine elvermezdi. Devamlı olarak halifeyi elde bulundurmak çabası yerine halifeyi tasfiye edeceği muhakkak olan M. Kemal Paşa’yı desteklemek Ingiliz politikası bakımından uygun düşüyordu.

4 — Rusya’daki yeni rejimin mahiyeti henüz gereği kadar anlaşılamamış olmakla beraber, hele 1920 yılından itibaren bu rejimin Rusya’da yerleştiği kanaati uyanmıştı. Itilâf Devletlerinin Bolşeviklere karşı tuttukları ve destekledikleri Çarlık kuvvetleri (Varengel, Denikin, Kolçak) başarı sağlıyamamışlardı. Yeni Rus idaresi, Türk Millî Mücadelesine yardımcı idi. Rusya’dakî rejim değişikliğinden, genel Rus politikasının değişeceği sonucunu çıkarmak mümkün değildi. Bu sebeple, Ingiltere’nin Türkiye, özellikle Boğazlar ve Istanbul’dan dolayı ileride Ruslarla ihtilâfa düşmesinde bir fayda yoktu.

5 — Batı tarafından daha fazla sıkıştırılacak bir Türkiye’nin Bolşevik olması ihtimali de göz önünde tutulmalıydı. Batıya karşı bir Rus-Bolşevik cephesinin kurulması Ingiltere’nin menfaatlerine açıkça aykırı idi.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 10

(Yabancı devletler Osmanlı Devletini de Londra Konferansına davet ettikleri halde, M. Kemal neden Ankara hükümetinin tanınmasını istiyordu? Diyoruz ya, M. Kemal Osmanlı’ya darbe yapmıştır. Ayrıca Ingilizlerin denetiminde olan Istanbul’dan nasıl Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılması mümkün oluyordu? Acaba Ingilizler M. Kemal’i Istanbul hükümetine karşı kuvvetlendirmek mi istiyordu?)

Sözü Atatürkçü Sabahattin Selek’e bırakıyoruz:

Millî Mücadele boyunca Istanbul’da büyük ölçüde bir yeraltı faaliyeti devam etmiştir. Anadolu’ya sayısız silâh ve cephane kaçırılmış, yüzlerce sivil ve askerî şahıs hemen hemen “büyük güçlüğe uğramadan” Anadolu’ya geçebilmiştir.

M. Kemal Paşa, liderliğini yaptığı ihtilâli ölçülü adımlarla başarıya götürürken, asıl olan amacı hiçbir zaman gözden uzak tutmıyarak bir taraftan kendisini Türk toplumuna ustalıkla kabul ettirmeye çalışırken, diğer taraftan saltanatın tasfiyesi şartlarını hazırlıyordu.

Londra Konferansı (21 Şubat 1921), yeni Anayasa ile Türkiye’de beliren yeni devlet düzenini kuvvetlendirici bir gelişmeye yol açmıştır, itilâf Devletleri, “Doğu Meselesi”ni çözmek üzere Londra’da toplanmasına karar verdikleri konferans için yeni Türkiye’yi (Ankara Hükümeti’ni) Istanbul Hükümeti kanalı ile davet etmişlerdi.

(…)

Istanbul – Ankara arasındaki yazışmalar dış görünüşü ile Londra Konferansını ilgilendiriyordu. Gerçekte ise, M. Kemal Paşa, bunu vesile ittihaz ederek yeni Türk Devletini Istanbul’a empoze etmek ve Istanbul’u Ankara’ya bağlamak tasavvurunda idi. Bu sebeple önce bu yazışmaları özetliyeceğiz. Sadrıâzam Tevfik Paşanın Türkiye’nin Londra Konferansına davet edildiğini bildiren ilk telgrafı 21.1.1921 tarihlidir. Telgrafın esasa ait cümlesi şöyle idi:

“Osmanlı Hükümetine, gönderilecek davet, M. Kemal Paşanın veyahut Ankaraca gerekli izne sahip delegelerin Osmanlı delegeler kurulu arasında bulunmalarını da içerir.”

M. Kemal Paşa, biri özel, öteki resmî olmak üzere, Tevfik Paşaya iki telgrafla cevap verdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yazdığı resmî telgrafta[1]; Istanbul’da meşru ve hukukî herhangi bir heyet bulunmadığını, Türkiye’nin kaderi üzerinde söz söyliyebilecek tek meşru ve müstakil kuvvetin T.B.M. Meclisi olduğunu, dolayısiyle itilâf Devletlerine ancak Ankara Hükümetinin muhatap olabileceğini belirtiyor ve şöyle diyordu:

“Heyetinize”[2] düşen vatanî ve vicdanî vazife, millet ve memleket namına meşru muhatap hükümetin Ankara’da olduğunu kabul ve ilân etmektedir.”

***

DIPNOTLAR:

[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, cild 7, sayfa 411.

[2] “Hükümet” dememek için “heyet” kelimesini kullanmaktadır.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 11

(Kongrelerde ve Meclis açılışında Padişah’a sadık kalacağına dair “namusu” üzerine yemin eden M. Kemal, Ingilizlerden aldığı desteklerle kuvvetlenmiş ve nihayet gerçek yüzünü göstermiştir… Artık Padişah’ı tehdit edecek cüreti bile kendinde bulabilmiştir. Üstelik, Meclis adına çektiği telgraflardan Milletvekillerinin haberi dahi yoktur. Kendi kafasına göre takılıyor. Kimden emir alıyor, kimlerle müzakere ediyordu acaba?)

Söz, yine Atatürkçü Sabahattin Selek’te:

Özel telgraf, son derece önemli olan aşağıdaki hususlar çerçevesinde yazılmıştı:

“…saltanat ve hilâfet merkezinden başlayarak maddî ve manevî bütün memleket kuvvetlerinin birlik olarak hareket etmesi gereklidir. Bunun için Padişahın millî iradenin tek temsilcisi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını resmen ilân etmesi artık icâp etmiştir.”

“…bize katılmak suretiyle vaziyetinizi belirtmenizi ve tesbit buyurmanızı, tarih ve millet önünde yüklenmiş olduğumuz görev ve yetkiye dayanarak teklif ederiz.”

“…Samimî tekliflerimiz kabul edilip yerine getirilmediği takdirde, saltanat ve hilâfet makamını işgal eden Padişahın durumunun sarsılması tehlikesinden haklı olarak korkulur ve bunun bütün sorumluluğu, tahmin edilemiyecek sonuçlariyle birlikte, doğrudan doğruya Padişaha aittir.”

M. Kemal Paşa’nın deyimiyle, bundan sonra her iki telgrafı özetleyen ve yapılması gerekli şeyleri basit bir şekilde belirten şu telgraf çekildi:[1]

“1 — Padişah, Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını kısa bir hatt-ı hümâyûn ile ilân buyuracaklardır.

2 — Birinci madde hükmü yerine getirildikten sonra ailevi olan iç işlerimizi şöyle ayarlayabiliriz: Padişah ötedenberi olduğu gibi Dersaadet’te (Istanbul’da) ikamet buyururlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümet şimdilik Ankara’da bulunur. Istanbul’da artık kabine adı altında bir heyet kalmaz. Istanbul’un özel durumu dolayısiyle Padişahın yanında Büyük Millet Meclisinden görev ve yetki almış bir heyet bulundurulur.

3 — Istanbul ve yöresinin idaresine ait işler sonra düşünülür ve düzenlenir.

4 — Bu şartların kabulü üzerine, zaten Büyük Millet Meclisince tasdikli bütçemizde mevcut olan Padişaha ve saltanat hanedanına ait tahsisatı ve lüzumlu olan bütün memurlara diğer maaş sahiplerinin tahsisatını hükümetimiz ödeyecektir.”

M. Kemal Paşa, Meclisin toplanmadığı üç gün içinde yapılan bu yazışmaları ve Londra Konferansı için davet alındığını B. M. Meclisinin 29 Ocak 1921 günlü toplantısında, telgrafları da aynen okuyarak açıkladı. Paşa, konuşması sırasında, Anayasaya girmiş olan “Türkiye Devleti” deyimini ilk defa kullanıyordu. Bu tarihe kadar hep “T.B.M. Meclisi Hükümeti”nden söz ettiği halde, bugün sık sık “Türkiye Devleti” demesi, yeni devlet kuruluşu olayı bakımından özellikle üzerinde durulacak bir noktadır.

***

KAYNAK:

[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, cild 7, sayfa 412.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 12

Bir evvelki bölümde M. Kemal’in, Padişah’a, Ankara hükümetini tanıması yönünde tehdit telgrafı çektiğini ve bu telgrafı mecliste okuduğunu yazmıştık. M. Kemal’in mecliste okuduğu bu telgraftan sonra söz alan Mersin Milletvekili Ismail Safa Bey, baklayı ağzından çıkardı ve görüşmeler şöyle devam etti:

Ismail Safa Bey (Mersin) — “Arkadaşlar! Istanbul ile Milli Hükümet arasında birtakım yazışma yapılmış olduğunu muhterem başkanımız Paşa hazretleri burada izah buyurdular. Millî hükümetin teklifleri arasında gayet önemli bir madde var: Padişahın Meclisimizin meşruluğunu ve milletin mukadderatına bizzat hâkim olduğunu ilân etmesi isteniyor. Padişah, Milli Hükümet tarafından haklı olarak istenilen bu ilânı yapmadığı takdirde, ona karşı durumumuz ne olacaktır? Şimdiye kadar durumumuz, arkadaşlar biliyorsunuz, **gayet kapalı idi** ve hiç kimse bu noktaya dokunmaya cesaret edemiyordu. Hepimiz diyorduk ki; padişahımız ecnebilerin elinde esirdir. O halde, yapılan şeylerin hiçbirisinden razı değildir. Onun için daima padişahımızın bizimle beraber olduğunu ve fakat ecnebilerin elinde esir bulunduğu için padişah olarak emirlerini açıklamaya gücünün yetmediğini söylüyordu. Nasıl düşünürsek düşünelim, bu mesele genel kurulumuzca ve hepimizce böyle görülmek isteniyordu. Fakat bugün Padişahın bize karşı olan durumunu açık olarak, yani bizim meşruluğumuzu, milletin mukadderatına hâkim olduğumuzu tasdik edecek kadar durumunu açık söylemediği takdirde ne durum alacağız? Ona karşı ne düşünüyorsunuz? Bu nokta hakkında açıklama yapılmasını istiyorum.”

Erzincan milletvekili Osman Fevzi de söz alarak mücadelenin başlangıcından beri padişahın düşman elinde esir bulunduğunu, maksadın memleketi ve padişahı kurtarmak olduğunu, Anadolu uleması (alimleri) tarafından çıkarılan fetvaların da bu fikre dayandığını belirterek, şimdi durumun değişip değişmediğini sormuştur:

“Bundan dolayı şimdi acaba durum tamamen değişti mi? Kabul etmiyorum. Yani Padişah tarafından verilecek cevap kabul olunmaz tarzında anladığım bazı ifadelere karşı müdafaa ediyorum bendeniz. Yani şüphemi yok etsinler. Bu hâl sona erdi mi?”

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 13 ve SON

(Atatürkçü Sabahattin Selek, konuyu gayet güzel bir şekilde özetlemiş. Bazı yerleri fazla açmamış, dokunmakla yetinmiş ancak bundan iyisi Şam’da kayısı.)

“Anadolu Ihtilâli bir halk hareketi değildir. (…) Anadolu ihtilâli, aslî unsuru ittihatçılar (asker ve sivil) olan bir karma kadronun, daha doğrusu bir aydın (Selek’e göre: “aydın”) ekibin yarattığı ve yürüttüğü bir harekettir. (…)

Anadolu Ihtilâlinin, harple beraber, iç içe gelişmesi de ayrıca üzerinde durulacak bir husustur. Ihtilâlin ideolojik bir hareket olarak başlamamış olması ve böyle bir hazırlığa sahip bulunmaması, **dayanağını ve gerekçesini harpte bulmasına** yol açmıştır. Böylece, **harp, ihtilâle başarı şansı sağlamış oluyordu.**

Fakat, bu durum. Yeni Devletin kuruluşunda birtakım olumsuz etkiler yapmaktan da geri kalmamıştır. Dış düşmanlara karşı “vatan”ın savunulması ve milletin kurtuluşu için savaşanların **pek azı ihtilâlci idi.** Savaşçılara göre, kurtarılacak kutsal varlıklar arasında **saltanat ve hilâfet** makamları da vardı. Ileride bu iki müesseseyi de tasfiye edecek olan ihtilâlciler (darbeciler), bir süre, savaş arkadaşlarından **farklı görünememişlerdi.**

Anadolu millî hareketi içinde bütün siyasî görüşler bir koalisyon teşkil etmişti. Bu koalisyon, ihtilâlin uzak hedefleri bakımından büyük bir zaaftı. Çünkü, Ihtilâle karşı olan kuvvetler, zaferden sonra, **vatanın kurtuluşu için** girdikleri bu koalisyondan, alacaklı olarak çıkacaklardı. Bu sebepten tasfiyeleri güçleşiyordu. Ne kadar radikal davranılsa, bunlara taviz verilmek gerekecekti. Esasen, ilk günden beri, ihtilâl, taviz vere vere yürütülmekte idi.

“Yeni rejime yeni kadro”, gereği, şüphesiz, Atatürk’ün dikkatinden kaçmış değildir. Nitekim, zaferden sonra, geniş çapta bir tasfiyeye giriştiğini görmekteyiz. Birinci Büyük Millet Meclisindeki gruplaşma (1. ve 2. Gruplar), Millî Mücadele kadrosunun bölüneceğini ve gelecekteki sert çatışmayı belli etmiş görünüyordu. Bu durum, tasfiye hareketinin, zaferin hemen arkasından başlamasını zorunlu kıldı. Önce, Birinci Meclisin kendisini feshetmesi (Selek, “darbe” diyemedigi için “fesh” diyor. ) ve seçimlerin yenilenmesi (1 Nisan 1923) sağlandı. M. Kemal Paşa, “halkçılık esasına dayanan ve Halk Partisi adiyle siyasî bir parti kurmak” niyetinde olduğunu daha önce (6 Aralık 1922) açıklamıştı. Müdafaai Hukuk Grubunu (1. Grup) parti haline sokacak ve 2. Grubu seçimlerde tasfiye edecektir. M. Kemal Paşanın, 9 maddelik bir seçim beyannamesiyle 8 Nisan’da açtığı seçim kampanyası, bir hayli sert geçti. 11 Ağustos 1923 günü toplanan Ikinci Büyük Millet Meclisine, Ikinci Grubtan hemen hiç kimse girememişti. Bu sonuç, tasfiyenin ilk adımı idi.” (Ikinci Meclis vekillerini M. Kemal kendisi belirlemişti.)

***

Sabahattin Selek, ikinci adımın daha sert atılacağını ve bunun Izmir suikastinde yaşandığını belirttikten sonra şöyle devam ediyor:

“Tasfiyenin şiddetini canlandırabilmek için, idam mahkûmlarından bazılarını hatırlamakta fayda vardır:

Izmit Milletvekili Şükrü Bey, Saruhan Milletvekili Abidin Bey, Eskişehir Milletvekili M. Arif Bey, Sivas Milletvekili Halis Turgut Bey, Istanbul Milletvekili Ismail Canbolat Bey, Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa, Eski Lâzistan Milletvekili Ziya Hurşit Bey, Eski Trabzon Milletvekili Hafız Mehmet Bey, Eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey, ünlü Karakemal Bey, eski Maliye Nazırı Cavit Bey, Dr. Nazım Bey, Ittihat ve Terakki Kâtibi Mesullerinden Nail Bey, eski Ardahan Milletvekili Hilmi Bey.”

 

**********

 

KAYNAK:

Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1 ve 2.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahttan indiren Ittihat Terakki ve Hareket Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa

Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahttan indiren Ittihat Terakki ve Hareket Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Mahmud Şevket Paşa

***

Ittihatçı Mahmud Şevket Paşa Alliance Israelite Universelle (Evrensel Yahudi Birliği) okulunda öğrenim gördü.[1]

“Eşitlik, ilericilik ve kardeşlik” gibi yaldızlı sloganların arkasına sığınarak ve Avrupa’daki siyonistlerin ajanı gibi çalışarak Osmanlı’nın içten yıkılışını kolaylaştıran ve Israil’in kuruluşuna zemin hazırlayan Jöntürk’lerin, Ittihat ve Terakki’cilerin elebaşlarının hemen hemen tamamı Yahudi asıllıdır. Bunların büyük kısmı, Yahudi cemaatine bağlı, Ibranice eğitim veren bu “Alliance Israelite Universelle” okullarında ders almışlardır.

“Alliance Israelite Universelle” okullarının hangi maksat ve programlarla çalıştığını ise Rıfat N. Bali’nin yayına hazırladığı Esther Benbassa ve Aron Rodrigue adlı Yahudi tarihçilerin yazdığı “Türkiye ve Balkan Yahudileri Tarihi”[2] kitabında detaylarıyla açıklanmaktadır. Bu iki Yahudi tarihcinin itiraflarından da anlaşıldığı gibi, ülkemizde Islam’ı dışlayarak veya sadece aksesuar gibi kullanan “Türk Milliyetçiliği” kılıflı ırkçılık ve din düşmanlığı da, yine aynı Yahudi Alliance okullarının saçtığı kirli ve tehlikeli bir akımdır.

Selanik’ten, 31 Mart isyanını bastırmak bahanesiyle Istanbul’a gelen ve Sultan II. Abdülhamid Han’ı (rahmetullahi aleyh) tahttan indiren “Hareket Ordusu”nda 700 Selanikli Yahudi’nin oluşturduğu “Gönüllü Musevi Taburu” bulunmaktaydı. “Hareket Ordusu”nun başına Hüseyin Hüsnü Paşa geçti. Kurmay başkanı Yüzbaşı “M. Kemal’di” (Atatürk). Hareket Ordusu, Ayastefanos’a (Yeşilköy) geldiğinde birliğin komutasını 3. Ordu Komutanı Müşir Mahmud Şevket Paşa ve kurmay başkanlığını Berlin’den gelen Binbaşı Enver aldı.[3]

abdülhamiti tahtan indirenler hareket ordusu atatürk kemal selanik hareket ordusu abdülhamid masonlar

M. Kemal, Sultan Ikinci Abdülhamid Han’ı tahttan indiren mason güdümlü Hareket Ordusu erkanıyla birlikte

***

abdülhamiti tahtan indirenler hareket ordusu atatürk kemal selanik hareket ordusu abdülhamid masonlar musevi taburu

M. Kemal, Sultan Ikinci Abdülhamid Han’ı tahttan indiren mason güdümlü Hareket Ordusu’yla Istanbul’a gelirken

***

Bu mason/yahudi güdümlü hareket hakkında Atatürkçü Soner Yalçın şu bilgiyi veriyor:

“Isyan bastırıldıktan sonra Mahmud Şevket Paşa ile Harbiye Nazırı Salih Paşa, ‘Hahambaşı Haim Nahum’u ziyaret etti. Her iki paşa da, **Selanik Yahudilerinin verdiği destek** için teşekkür etti. Diğer cemaatleri de ziyaret eden Hareket Ordusu kurmay kadrosu, ayrıca Istanbul halkına bir bildiri yayınladı: vatanın ve milletin bölünmezliği ve Meşrutiyet her daim korunup kollanacaktır!.. (Ara not [Soner Yalçın’ın notu] : bu bildirinin benzeri 1960, 1971 ve 1980 [darbeleri] yıllarında da görülecektir. Tek değişen ‘Meşrutiyet’ yerine ‘Cumhuriyettir’ !..)”[4]

Ek Bilgi: “Haim Nahum” M. Kemal Atatürk’ün Lozan’a yolladığı Türk Heyeti’nde yer almıştır! Türk Heyeti’nde bir Hahambaşı! Ayrıca Haim Nahum, Kadir Mısıroğlu’nun bildirdiğine göre Vehbi Koç’un babasıdır.

Kadir Mısıroğlu’nun bu gerçeği açıkladığı videoyu izlemek için tıklayın:

https://www.facebook.com/photo.php?v=538739169542111&set=vb.131976427012616&type=3&video_source=pages_video_set

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Soner Yalçın, Efendi 2 – Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 1. Baskı, Istanbul 2006, sayfa 114.

[2] Esther Benbassa ve Aron Rodrigue, Yayına Hazırlayan: Rıfat N. Bali, İletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2001.

[3] Soner Yalçın, Efendi – Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 31. Baskı, Istanbul 2004, sayfa 134, 135.

[4] Soner Yalçın, Efendi – Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 31. Baskı, Istanbul 2004, sayfa 135.

Tavsiye edilen konu:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/10/mason-ustadi-itiraf-etti-sultan-abdulhamidi-biz-devirdik/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü

Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü

Bu konu, “Osmanlı Devleti dini kullanıyordu, din özgürlüğü yoktu, özgürlük M. Kemal Atatürk ile geldi,  bu ülkede gayr-i müslimlerden ötürü Şeriat ile yönetilemeyiz” diyenlere cevaptır.

Konuyu 25 bölüm halinde paylaşıyoruz…

***

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 1

(Bir avuç toprakta, bir avuç insanı dahi yönetemeyen kemalizm rejimine ithaf olunur.)

***

Üç kıta üzerinde 10-50 derece Kuzey enlemleri ile 10-60 derece Doğu boylamları arasında uzanan Osmanlı devleti, saha ve genişlik itibariyle bir kıta görünümünde olmasına; çeşitli tabiat ve iklim şartlarıyla; tebaasının (vatandaşının) din, dil, mezhep, ırk gibi çok farklı bünyelere sahip bulunmasına rağmen onları, dünya devletlerinden çok azına nasip olmuş bir adaletle idare edebilmişti.[1]

Osmanlı Devleti’nde gayr-i müslimlerin coğrafi dağılışı için iki ayrı tablo çizmek gerekir. Bunlardan biri, gayr-i müslimlerin din ve mezheb bakımından coğrafi dağılışı, diğeri de etnik bakımdan coğrafi dağılıştır. Birinci grup için şöyle bir tablo çizilebilir:

1. Hıristiyanlar

a. Katolikler

Latinler (ayin ve ibadetlerini Latince yapan Avrupa milletleri)

Katolik Ermeniler

Katolik Gürcüler

Katolik Süryaniler

Kildaniler

Maruniler

Kıptiler

Katolik Rumlar

b. Katolik olmayanlar

Ortodokslar (Pavlaki, Thondraki, Selikian, ve Bogomiller)

Gregoryenler

Nasturiler

Yakubiler

Melkitler

Mandeiler

***

2. Museviler

a. Rabbaniler

b. Karailer

c. Samiriler

***

3. Sabiiler

Osmanlı Devleti’ndeki gayr-i müslimlerin din ve mezheb bakımından coğrafi dağılışlarının tafsilatına girmeden onların, etnik bakımdan olan coğrafi dağılışlarını da sadece isim olarak vermek istiyoruz. Buna göre:

1. Rumlar

2. Yunanlılar

3. Bulgarlar

4. Pomaklar

5. Sırplar

6. Hırvatlar

7. Karadağlılar

8. Bosnalılar

9. Arnavutlar

10. Macarlar

11. Polonyalılar

12. Çingeneler

13. Ermeniler

14. Gürcüler

15. Süryaniler

16. Kildaniler

17. Araplar (Maruni, Melkit vs.)

18. Yahudiler

19. Romenler

20. Türkler (Gagavuzlar)

21. Kıptiler

22. Habeşler[2]

Verdiğimiz bu tablolardan da anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti, gerek din, gerek mezheb gerekse ırk bakımından birbirlerinden farklı pek çok unsuru idare ediyordu. Özellikle ulaşım bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansızlıklar içinde bulunan o asırların dünyasında bunca farklı sosyal ve kültürel yapıya sahip insanı idare etmek ve bir arada insanca yaşamalarını temin etmek zannedildiği kadar kolay değildi.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Geniş Bilgi için bk. Şinasi Altundağ, Osmanlı İmparatorluğunun Vergi Sistemi Hakkında Kısa Araştırma, Ankara 1947, sayfa 189.

[2] Geniş bilgi için bk. Yavuz Ercan, Türkiye’de XV ve XVI. Yüzyıllarda Gayr-i müslimlerin Hukuki, İçtimai ve İktisadi Durumu, Belleten (1983), XLVII/188, sayfa 1127- 1130.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 2

Gerek arşiv belgelerinden, gerekse yerli ve yabancı diğer kaynaklardan anlaşıldığına göre Osmanlı Devleti ve onun asil unsuru olan Müslüman tebaası (vatandaşı), Müslüman olmayan tebaasının haklarına riayet ettiği gibi, bu hakların kullanılması esnasında ortaya çıkacak bir müdahale, ister bir Müslüman, isterse başka bir gayr-i müslimden gelsin fark etmiyordu. Bu konuda birçok belge ve kanunname maddesi bulunmaktadır. Bununla beraber konuyu daha fazla uzatmadan bir örnekle yetinmek istiyoruz:

7 Receb 972 (9 Şubat 1565) tarihini taşıyan, Rum Beylerbeyi ile Sivas ve Divriği kadılarına gönderilen bir hükümde, Divriği’ye bağlı bir Hıristiyan köyünden Mehmed ile Himmet adında Müslüman iki sipahinin zimmilere (devletin Müslüman olmayan vatandaşı) haksızlık ettikleri ve köylülerden fazla para aldıkları tespit edildiğinden, bu adamların ellerinden bir daha geri verilmemek şartıyla tımarlarının alınması ve zimmilerin haklarının istirdad edilmesi emrolunmaktadır.[1]

Bu hükümden anlaşıldığına göre, sipahilerin, Hıristiyan vatandaşlara yaptıkları haksızlık, anında ortadan kaldırıldığı gibi, kanun gereği kendilerine de bir daha tımar verilmemek üzere büyük bir ceza verilmiştir. Dönemin sosyal ve ekonomik şartları göz önüne alındığı zaman bu cezanın ne denli büyük olduğu anlaşılır.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme Defteri, nr. 6. sayfa 305.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 3

Benzer bir hüküm de Çorum Beyi’ne gönderilmiştir. 21 Cemaziyülevvel 972 (25 Aralık 1564) tarihini taşıyan bu hükme göre, 3300 akça tımara tasarrufu olan Veled adındaki sipahi, reayaya (halka) zarar vermek ve onlara haksızlık etmek suretiyle yetkilerini aşıyormuş. Durumu, müfettiş kadılar tarafından sabit görüldüğünden, yaptığı haksızlığa uygun bir ceza olarak, kendisinin İstanbul’a gönderilmesi ve kürek cezası ile cezalandırılması emredilmektedir.[1]

Bu arada Trabzon’da yaşayan Ermeni vatandaşların şikayetleri, muhtemelen bir mezheb farklılığını gündeme getirmiş olmalıdır. Buna göre şikayet sahipleri, eskiden beri kilise ve okullarında hem ayinlerini icra ediyor, hem de çocuklarını okutuyorlarmış. Bu şikayetleri yerinde bulan ilgililer, onların haklarını koruma hususunda gerekenleri yapmaktan geri kalmamışlardı.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme Defteri, no. 6, sayfa 251.

[2] “Medine-i Trabzon reayalarından haraç-güzar olan Ermeniyan taifelerinden Girg (?) ve keşişleri Evans ve tevabileri bi-isrihim meclis-i şer’-i ile ayinlerimizi icra ve çocuklarımızı ta’lim ve taallum ettirmeye hala medine-i mezburda mütemekkin Ermeni Karabaşısı Kirkor ve Dedeoğlu Kirkor ve terzi Ovak (?) kendi zu’m-i bâtıl ve fasidleriyle hile-i batılalarından bizleri öteden beri ve ma’bedleriniz olan kenise (kilise) ve tamilhanelerimizede ayinlerimizi icradan men’ ve def’ ve fuzuli ızrar ve taleb-i raşvet daiyesinde olmalarıyla ber nehc-i şer’i lede’s-sual taaddilerinin men’ ve ref’i metlubumuz dediklerinde mesfur Karabaş ve tevalilerine lede’s-sual ayinlerini keniselerinde ve talim-hanelerinde rahiblerini ikrar etmeleriyle kenise-i mezkur ve talimhanelerinde ayinleri üzre icra etmeden men ve ref’ etmemeleri ile tenbih olunup, ba’dezin vechen mine’l-vücuh taaddi etmeyüp ayinlerini icar eylemek içün ber mucib-i fetvay-ı şerif izin ve ruhsat verildiği ma-vaka bi’t-taleb ketb ve ita olundu.”

(21 Zilhicce 1243), TSMA, Trabzon 1957, vr, 25b.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 4

***

Gayr-i müslimlere müsamaha, Osmanlı’nın devlet politikasının en önemli özelliğidir. Bu politikaya devletin kuruluşundan itibaren riayet ediliyordu. Bu bakından, Osmanlılar’ı sevmemekle birlikte Gibbons, aşağıdaki sözleri söylemekten kendini alamaz:

“Evvelki Osmanlıları, Bizanslılar ve Balkan Yarımadası’ndaki sair unsurlarla mukayese ettiğimiz zaman, Osmanlıların da Hıristiyan kitlesini tebaa edinen Orhan, zorla din değiştirme teşebbüsünde bulunmayacak kadar akıllı idi.”[1]

Orhan Gazi, bundan başka türlü de davranamazdı. Zira mensubu bulunduğu din ile babasının uygulamaları, farklı bir muameleye rıza göstermezlerdi.

Aynı müellif, Osman Gazi için de şunları söyler:

“Mutaassıp tabiri dini gayret ile müteheyyic olmak (heyecana gelmek) ve dinini hayatta en birinci ve evvelki gaye yapmak” manasına alınırsa Osman mutaassıptı. Fakat ne kendisinin ne de doğrudan doğruya haleflerinin müsamahakarlığına söz yoktur. Eğer bunlar, Hıristiyanlara eza etmeye kalkışmış olsaydı, Rum kilisesi, yeni bir hayat nefhasına mazhar olacak ve Osman, Osmanlı ırkını meydana getiren yeni mühtedileri kazanamayacaktı.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, sayfa 58.

[2] Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, sayfa 38.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 5

Hıristiyan dünyada, değil başka dinden olanlar, aynı dini farklı mezheblerine bağlı olan insanların bile ölümden kurtulamadığı bir dönemde Osmanlı diyarında insanlar, ahenk ve barış içinde yaşıyorlardı. Nitekim yine Gibbons, bu konuya temasla:

“Yahudilerin toptan öldürüldüğü ve Engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtığı bir devirde Osmanlılar, idareleri altında bulunan çeşitli dinlere bağlı kimseler barış ve ahenk içerisinde yaşatıyorlardı. Onların müsamahakarlığı, ister siyaset, ister halis insaniyet duygusu isterse lakaydi neticesi meydana gelmiş olsun, şu vak’aya itiraz edilemez ki, Osmanlılar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis ederken dini hürriyet umdesini (prensibini) temel taşı olmak üzere vaz’etmiş (koymuş) ilk millettir. Ardı arkası kesilmeyen Yahudi ta’zibatı (işkencesi) ve Engisizyona resmen yardım mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve bakış içinde yaşıyorlardı” der.

 

**********

 

KAYNAK: Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, sayfa 63.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 6

Osmanlı dönemi günlük hayatını çok parlak ve canlı tasvirlerle bize aktaran Raphaela Lewis, Osmanlıların, Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı olan muamelesini şu ifadelerle dile getirir:

“Osmanlı idaresinin insani yönünü ortaya koyan bir faktör de şudur: Kendi idaresi altında yaşayan Hıristiyan ve Museviler vergilerini zamanında verdikçe ve Müslümanları kızdıracak kışkırtıcı bir harekette bulunmadıkça onlara en güzel bir şekilde muamele etmek”[1]

Bu ifadeler, aslında sadece Hıristiyan ve Museviler için değil, Müslümanlar için de geçerlidir. Zira herhangi bir Müslüman, vergisini vermediği veya başka dinden olan birisine hakaret edip onu rencide ettiği zaman aynı cezaya çarptırılırdı.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Raphaela Lewis, Osmanlı Türkiyesinde Gündelik Hayat, trc. Mefkure Poroy, İstanbul 1973, sayfa 39.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 7

İslam araştırmaları sahasında büyük bir mütehassıs (uzman) olarak kabul edilen Brockelmann ise Osmanlı müsamahasına şu ifadelerle temas eder:

“Müslüman Türkler, fetihleri esnasında isteselerdi Hıristiyanlığı tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, nasıl ki daha önce dedeleri, kendi kilise teşkilatında serbest bırakmak suretiyle, Bulgarları rahatsız etmedilerse o da eski dini gelenekle tanınmış İslami devlet görüşüne de tamamıyla uygun olarak Ortodoks Rum ruhani sınıfının silsile-i meratibini bütün selahiyetleri ile tanıdı. Hatta o, Hıristiyanlar üzerindeki medeni hukuk alanında kaza hakkını tanımak suretiyle kilisenin nüfuzunu arttırdı bile.”

 

**********

 

KAYNAK:

C. Brockelmann, İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi, tercüme eden Neşet Çağatay, Ankara 1964, cild 1, sayfa 258.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 8

Osmanlı idaresi, vatandaşı bulunan gayr-i müslimlerin sadece din, gelenek, örf ve eğitim gibi konulara hasredilen hürriyetlerini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda onların, ekonomik bakımdan da refah düzeyi yüksek bir yaşantıya sahip olmalarını hedeflemişti. Hatta bu sebepledir ki, Hıristiyanlar çalışmıyor ve alışveriş yapmıyorlar diye Pazar gününe tesadüf eden semt pazarının gününü, başka bir gün ile değiştirmek suretiyle onların mağdur olmalarını önlemeye çalışıyordu.

 

**********

 

KAYNAK:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), C. Belediye, nr. 1592.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 9

Osmanlılar, idareleri altında bulunan milletlerin iç yapılarına (din, örf ve adet) müdahalede bulunmazlardı. Bu yüzden azınlıkların muhtariyeti, günümüz dünya ülkelerindeki azınlıklardan birçoğununki ile mukayese edilmeyecek durumda idi. Herkes kendi dininin icaplarını en ufak bir engelle karşılaşmadan yerine getirebiliyordu. Şark Ortodoks mezhebindeki Hıristiyanların can ve mal güvenliği emniyet altında idi. Onlar, tamamiyle Patriğe bağlı idiler.

O, piskoposları azledebiliyor, suç işleyen Hıristiyanları cezalandırabiliyordu. Nitekim 14 Cemaziyelahir 1016 (6 Ekim 1607) tarihli İstanbul, Galata, Haslar ve Üsküdar kadılarına yazılan bir hükümden bu husus açıkça anlaşılmaktadır.

 

**********

 

KAYNAK:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme defteri, no. 76, sayfa 9.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 10

Osmanlı Beyliği, fethettiği yerlerdeki halkla kaynaşarak ve yaşantılarına karışmayarak vicdan hürriyetine saygı gösterdiği gibi daha önceki idarecileri tarafından ağır vergiler altında ezilmiş bulunan Müslüman olmayan vatandaşından belli bir vergi (cizye) almakla yetiniyordu. Devlet, kanunlara aykırı olan keyfi hiçbir muameleye müsaade etmiyordu. Nitekim 1595-1640 yıllarını ihtiva eden kronolojisinde Kemahlı Rahib Grigor, Sultan I. Ahmed’den bahsederken aynen şu ifadeleri kullanır:

“Sultan Ahmed sulhsever, şefkatli, dindar ve Hıristiyanlara karşı muhabbetli bir padişah idi. Vezirlerden biri, Ermenileri kürek akçası vergisin tabi’ kıldığı vakit, cami inşaatında çalışmakta olan Ermeniler, padişaha şikayet ettiler. Alınan para padişah iradesiyle geri verildikten maada (başka), sözü geçen vezirin kellesinin uçurulmasına ramak kaldı. Padişah, papazları çağırarak ne kadar para alındığına dair makbuzları sordu ve vergilerin geri verilmesini irade etti. Padişah emri ifa edilerek verilen para son puluna kadar geri alındı.”[1]

Bu anlayış ve hareket tarzlarından dolayıdır ki, Osmanlı Türklerinin süratle ilerlemeleri ve fethedilen bölge halkının bu yeni idareyi kendi idarelerine tercih etmelerine sebep olmuştur. Gerçekten, gerek Sultan II. Murad, gerekse oğlu Fatih Sultan Mehmed zamanında Müslüman olmayan birçok vatandaş, gördükleri hizmet karşılığı birçok vergiden muaf tutularak onların daha az mali mükellefiyetle karşı karşıya gelmelerini sağlamıştı. Nitekim 11 Cemaziyelahir 869 (17 Mayıs 1456) tarihini taşıyan bir ferman, derbent bekleyen yirmi kadar Hıristiyan’ın haraç, ispenç, koyun adeti, konak ve hisar yapmak, ula ve suhreden muaf olduklarını göstermektedir.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Hrand D. Andreasyan, “Bir Ermeni Kaynağına Göre Celali İsyanları”, Tarih Dergisi (1962-1963), XIII/17-18, 29.

[2] Topkapı Saray Müzesi Arşivi, no. 10737/1.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 11

(Biz değil, Amerikalı tarihçi söylüyor… O da mı yobaz? Hani özgürlük M. Kemal ile gelmişti?? M. Kemal, bırak müslüman olmayanlara bu hakları vermeyi, müslümanları şapka muhalifi diye asıyordu. Bu mu özgürlük??)

***

Benzer uygulamalarla ilgili, ilk dönem Osmanlı kaynakları (Aşık Paşazade, Neşri gibi) ile arşiv belgelerinde epey bilgi bulunmakla birlikte biz, Hıristiyan bir müellifin bu konudaki sözlerine yer vermek istiyoruz:

“Yirmi muhtelif ırka mensup halk, Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman)’ın hakimiyeti altında, sızıltısız, gürültüsüz, yaşadılar. Reayanın, Müslüman olmayanlar dahil, arazi sahibi olmalarına cevaz verildi. Buna mukabil onlara bazı mükellefiyetler yükledi. Birçok Hıristiyan, vergileri ağır ve adaleti kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Türkiye’ye gelip yerleştiler.”[1]

Osmanlı’nın hoşgörü ve müsamahasını ortaya koyan 17 Cemaziyelahir 1222 (22 Ağustos 1807) tarihli bir arşiv belgesi,[2] bu devletin, Hıristiyan din adamlarının kendi dindaşları arasında faaliyet gösterebileceğine, sadaka toplayabileceğine işaret ettiği gibi, bu insanlardan herhangi bir verginin alınmayacağını da emretmektedir. Tur-i Sina keşiş ve rahiplerinden bahseden bu belgeye göre bunlar, dindaşlarından sadaka toplayabilmek için memleketi dolaşacaklardır. Kendilerinden baç, haraç vs. gibi vergilerin alınmaması gerektiğini ifade eden belgeye göre gerek kadı, gerek mirmiran, gerek mütesellim ve gerekse diğer yetkililerden hiç biri bunlara müdahalede bulunamayacaktır.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Fairfax Downey, Kanuni Sultan Süleyman, Tercüme: Enis Behiç Koryürek, İstanbul 1975, sayfa 99.

[2] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) C. Adliye, no. 125.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 12

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Bosnalı Hırıstiyanların yeni kiliseler inşasına izin verilmesinden dolayı Osmanlı Sultanına gönderdikleri Sırpça teşekkür mektubu görülmektedir.

***

Hani özgürlük yoktu? Hani Osmanlı Devleti’nde din kullanılıyordu?

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 16 Nisan 1853, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) İ. Hâriciye 4860_5

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 13

***

***

Bosna’da üç adet manastır müdürünün yeni kiliseler inşasına izin verilmesinden dolayı Osmanlı Sultanına gönderdikleri Sırpça teşekkür mektubu görülmektedir.

***

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 20 Mayıs 1853, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) İ. Hâriciye 4860_4.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 14

Bosna’nın Yenipazar şehrindeki kilise inşaatının tamamlanması için hazine tarafından yardım yapılmasını emreden Sultan Abdülaziz Han’ın fermanı

***

“Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki Enmile-pîrâ-yı ta‘zîm olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle evrâk-ı melfûfe manzûr-ı şevketmevfûr-ı cenâb-ı şehinşâhî buyurularak yine savb-ı sâmî-i Sadâret-penâhîlerine iâde kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân Hazreti veliyyü’l-emrindir.”

***

Devletçe yapılan yardımdan dolayı Hırıstiyan ahalinin Sırpça teşekkür mektubu

***

 “Atûfetlü efendim hazretleri

Yenipazar sancağında kâin Taşlıca kazâsına tâbi‘ Princan mevki‘inde ahâlî-i Hırıstiyan tarafından inşâ olunan kilisenin ikmâl-i noksânı içün atıyye-i seniyye olarak mahallî mal sandığından verilmiş olan akçadan dolayı teşekkürü mutazammın ahâlî-i merkûme cânibinden tanzîm kılınan mahzar ile kazâ-i mezkûr Meclis-i ıdâresi’nin mazbatası gönderildiğine dâir Bosna vilâyeti vâlîsi devletlü paşa hazretlerinin vürûd eden tahrîrâtı mücerred manzûr-ı me‘âlî-mevfûr-ı cenâb-ı cihânbânî buyurulmak üzre mahzar ve mazbata-i mezbûre ile berâber arz u takdîm kılındığı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.”

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülaziz Han, 2 Şubat 1872, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) İ. Hâriciye 15049.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 15

Sultan 1. Ahmed Han’in Boğdan voyvodasına vladika, metropolit ve papazların ibadetlerine karışılmaması hakkındaki hükmü

***

 Ey kemalistler, ders alın…

***

Boğdan voyvodasına hüküm ki

Vilâyet-i Boğdan’da vâkı‘ olan vladika ve metropolid ve sâyir papasları kadîmden âyîn-i bâtılları üzre kenîsâlarında ve ol cânibin re‘âyâlarına vâkı‘ olan husûsların göregelmişken ve manastırları dahı zabt edüp âharın alâkası ve müdâhalesi yoğiken hâliyâ âyînleri üzre mâbeynlerinde olan ruhbânlıklarına hâricden dahl olunduğun bildirüp mukaddemâ emrim dahı verilmekle istid‘â-yı inâyet eyledikleri ecilden min-ba‘d kadîmden olagelene muhâlif re‘âyâ ve berâyâya zulm ü teaddî olunduğuna rızâ-yı hümâyûnum yokdur. Olageldiği üzre amel olunmak emr edüp buyurdum ki:

Vardukda, emrim üzre âmil olup min-ba‘d vilâyet-i mezbûrda olan kenîsâlardaki vladika ve metropolid ve sâyir papasları âyîn-i bâtılları üzre düşen husûsların görüp min-ba‘d olagelene muhâlif mâbeynlerinde olan umûrlarına hâricden kimesneyi müdâhale etdirmeyesin ve Rum patrikânı tarafından dahı dahl olunup rencîde ederler imiş onlar dahı kadîmden müdâhale etmemekle min-ba‘d olagelmişe muhâlif kimesneye iş etdirmeyesin.

[Tarih: 1026 / 1617]

***

Günümüz Türkçesi’yle:

Boğdan Voyvodasına hüküm ki:

Boğdan’da bulunan vladika, metropolit ve sair papazlar kiliselerinde ayinlerini bu güne kadar yapagelmiş iken, şu an dışarıdan müdahale olduğunu bildirdiler. Bunlara zulmedilmesine rızam yoktur. Olageldiği üzere amel olunmasını emredip buyurdum ki:

Bundan böyle vladika, metropolit ve sair papazların kiliselerinde icra ettikleri ayinlere ve kendi aralarındaki işlere hiç bir kimseye hatta Rum patriklerine bile müdahale ettirmeyesin.

 

**********

 

KAYNAK:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), Mühimme Defteri 82, hüküm 87.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 16

Osmanlı topraklarında yerleşmek isteyen gayrimüslimlerin Knin, Podgoriye, Lika, Karin ve Bukoviçe’de iskân edilmelerine dair belge

***

Günümüz Türkçesiyle:

Osmanlı topraklarındaki Knin Kalesi yakınlarına gelip, hane başı her yıl devlete vergi vermek ve içlerine subaşı sokulmamak kaydıyla iskân olunmak için yer talep eden gayrimüslimlere Podgoriye, Lika, Karin ve Bukoviçe nahiyelerinde fazladan bulunan yerlerden birer miktar yer verilip iskân edilmeleri için Klis beyine gönderilen hüküm.

***

Eski Türkçe ile:

Klis beyine hüküm ki

Dâru’l-harbden Isterin kâfirlerinden iki yüz hâne gelip Kale-i Knin kurbunda konup hâneden hâneye her yıl mîrîye ikişer filori ve beylere hâneden hâneye otuzar akçe vergi verip; içlerine subaşı girmemek şartıyla yine dâru’l-harbden Kale-i Bihke ovasından ve civarından sekiz yüz hâne gelir deyu temekkünleriyçin yer taleb etdikleri ve Obrovaca Kalesi kurbunda Podgoriye Nahiyesi’nde ve Gradliçe’ye tâbi Lika Nahiyesi’nde ve Karin ve Bukoviçe Nahiyelerinde eski sahiblerinden ziyade olan yerlerden ifrâz olunup mezbûrlara verilmek münasib olduğu ilâm olunmağın buyurdum ki

Vusûl buldukda, zikrolunan nahiyelerden vâki olan yerlerden eski sahiblerine kifâyet mikdarı yer tayin edip ol dâru’l-harbden gelenlere şart-ı mezbûr üzere birer mikdarı yer verip ve hırâset etdirip temekkün etdiresin.

Fî 21 Ca. sene 976/ [11 Kasım 1568]

 

**********

 

KAYNAK:

A. DVNS. MHM. d [Mühimme Defterleri], no: 7, hüküm no: 2468.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 17

 İrlanda’da meydana gelen kıtlık sebebiyle Osmanlı Devleti’nin (Sultan Abdülmecid Han) yaptığı yardımdan dolayı ülkenin soyluları, ileri gelenleri ve halkının gönderdiği teşekkür mektubu [solda]. Drogheda United futbol kulübünün Ayyıldız’lı amblemi [sağda]

***

 Mektup:

“Bizler İrlanda’nın soyluları, ileri gelenleri ve halkı olarak; Osmanlı Padişahı’na, yaşadığımız kıtlık felaketi sebebiyle yaptığı cömertçe yardımdan dolayı şükran ve minnetlerimizi sunuyoruz. İçinde bulunduğumuz ölüm ve açlık tehdidinden kurtulmak için diğer ülkelerin yardımına başvurmamız kaçınılmaz olmuştur. Osmanlı Padişahı’nın bu yardım çağrısına verdiği cömertçe cevap Avrupa devletlerine de örnek olmuştur. Bu isabetli davranış sayesinde pek çok kişi ferahlamış ve ölümden kurtulmuştur. Onlar adına teşekkürlerimizi sunuyor ve bizlerin başına gelen bu sıkıntıların, Osmanlı Padişah’ı ve ülkesinin başına gelmemesi için dua ediyoruz.”[1]

Lozan’da bizimle alâkalı müzakereler yapılırken Yahya Kemal de orada imiş. Avrupalı bütün delege ve temsilciler bizim aleyhimize oy verirken, sadece İrlanda temsilcisi her oylamada bizim lehimize parmak kaldırıyormuş. Bu durum şairimizin dikkatini çekmiş ve bir fırsatını bulup kendisine; “Herkes bizim aleyhimizdeyken, siz her seferinde lehimize oy kullanıyorsunuz; bunu niçin yapıyorsunuz?” diye sormuş. İrlandalı Yahya Kemal’in yüzüne şöyle bir bakmış ve; “Böyle yapmaya mecburum. Benim gibi her İrlandalı da buna mecburdur. Biz bir yandan açlık ve kıtlıktan kırılıp, bir yandan salgın hastalıkla boğuşurken (1845-1849) diğer Avrupalılardan hiçbir yardım ve destek görmedik. Ama sizin Osmanlı dedeleriniz, yardım olarak hem para hem de gemiler dolusu erzak gönderdiler. O zor günlerde bize insanca, dostça uzanan eli asla unutamayız. Siz her zaman desteklenmeye lâyık bir milletsiniz; bunu çok iyi hak ediyorsunuz!” diye cevap vermiş… Ayrıca Drogheda’nın Belediye başkanı Alderman Frank Goddfrey de, şehir ambleminin Osmanlı hilâl ve yıldızı olduğunu hatırlatarak “Şükran plâketimiz, iki ülke insanlarının dostluk sembolü olacaktır, ümidindeyim. Dostumuz Türkiye’yi en kısa sürede Avrupa Birliği içinde görmek istiyoruz.” dedi. Kıtlık ve Açlık Müzesi müdürü de, Türk halkına ve Osmanlı Devletine minnettar olduklarını vurguladı.[2]

İrlanda’ya Osmanlı yardımının etkisi öylesine büyük olmuş ki Şehrin ve ülkenin ünlü futbol kulübü Drogheda United’ın simgesinde de ayyıldız kullanılmış.[3]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Sultan Abdülmecid Han, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, (BOA.), İ. Hâriciye, Millî Emlak’tan Devralınan Belgeler, No:12, [1847], Fotoğraf (solda).

[2] Aylık ilim ve kültür dergisi “Sızıntı”, Safvet Senih, İrlandalıların Osmanlılara Teşekkürü, Ekim 2007, Yıl: 29, Sayı: 345.

[3] Fotoğraf (sağda).

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 18

Cava hükümdarının Osmanlı vatandaşlığına geçme talebi üzerine, talebin yerinde araştırılması için güvenilir bir memurun görevlendirilmesi ve yapılan araştırmanın sonucuna göre isteğin değerlendirilmesi hakkında karar

***

(Yabancı “Hükümdar” bile Osmanlı devletine vatandaş olmak ister, bizim kemalistler de (haşa) ağız dolusu söver)

Cava hükümdarının Osmanlı vatandaşlığına geçme talebi üzerine, talebin yerinde araştırılması için güvenilir bir memurun görevlendirilmesi ve yapılan araştırmanın sonucuna göre isteğin değerlendirilmesine karar verilir.

Atûfetlü efendim hazretleri

Bilâd-ı Cava hükümdarı tarafından atebe-i ulyâ-yı hazreti Hilâfet-penâhîye olarak vârid olan arîza iktizâ-yı emr u irâde-i seniyye-i cenâb-ı pâdişâhî üzre terceme etdirilerek ve getiren âdemin ifâdâtı dahi kaleme aldırılarak Meclis-i Vâlâ’ya havâle olunmasıyla ol bâbda kaleme alınan bir kıt‘a mazbata melfûf kâğıd ile beraber manzûr-ı âli buyrulmak içün takdîm kılındı. Me’âl-i mazbatadan müstefâd olduğu vechile hükümdâr-ı müşârun-ileyh sâye-i ihsân-vâye-i hazreti şâhânede tâbi‘iyyet-i saltanat-ı seniyye şerefine mazhariyyet emel ve arzûsunda bulunmasıyla is‘âf-ı niyâzı muvâfık-ı şân-ı şevket-nişân-ı hazreti pâdişlâhî olup ancak böyle bir hükûmet hakkında şu derece iş‘âr ve ifâde ile icrâ-yı levâzım-ı metbû‘iyyet muvâfık-ı usûl olamayacağından işbu arîzasına îcâbı vechile cevâb sûretiyle tahrîrât yazılarak gelen âdemleri Yemen vâlisi devletlü paşa hazretlerine terfîkan Yemen’e gönderilip ve oradan dahı devletce sıfât-ı resmiyyesi olmayarak yanlarına bir münâsib me’mûr katılup hükümdâr-ı müşârun-ileyh cânibine irsâl ile keyfiyyât-ı mevcûdesi ve derece-i maksad ve niyeti lâyıkıyla öğrenilip iş‘ârı vechile cihet-i irtibât ve tâbi‘iyyete niyet-i sahîhası anlaşıldığı hâlde onun üzerine şerâyit-ı tâbi‘iyyete dâ’ir ruhsat-ı lâzıme ve kâfiye ile bir mu‘teber ve mu‘temed âdemi alınarak bu tarafa vürûd ile

keyfiyyetine ma‘lûmât-ı yakîniyye istihsâl olundukdan sonra iktizâ-yı hâlin icrâsı ve me’mûr-ı merkûma i‘tâsı lâzım gelecek ta‘limât bu tarafda kaleme alınarak manzûr-ı âli buyruldukdan sonra müşârunileyh hazretlerine verilmesi ve gelen âdemlerinin hîn-i avdetlerinde yevmiyeleri kat‘ olunacağından buna mukâbil masârif-i seferiyyelerine medâr olmak üzre cânib-i Hazîne-i Celîle’den münâsibi mikdâr harc-ı-râh ihsân buyrulması tezekkür olunmuş ve bu adam vâlî-i müşârun-ileyh hazretlerini götürecek vapura irkâben Mısr’a gönderilmek üzre yanında bulunan on bir nefer tevâbi‘iyle kendisine yol harclığı olarak on beş bin guruş mıkdarı atiyye-i seniyye ihsân buyrulması ınâyet-i cihân-şumûl-i cenâb-ı

Hilâfet-penâhîye şâyân olacağı tahattur kılınmış ise de ol bâbda her ne vechile emr u fermân-ı Hazreti cihân-bâni müte‘allik ve şeref-sudûr buyurulur ise mantûk-ı celîli üzre hareket olunacağı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.

Fî 16 Safer [12]68.

***

Marûz-ı çaker-i kemineleridir ki

Enmile-zîb-i ta‘zîm olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle zikr olunan mazbata ve kâğıd manzûr-ı şevket-mevfûr-ı hazreti pâdişâhî buyrulmuşdur. İstîzân-ı sâmi-i Sadâret-penâhîleri vechile arîza-i mezkûreye cevâb sûretiyle tahrîrât yazılarak gelen adamlar vâlî-i müşârun-ileyh hazretlerine terfîkan Yemen’e gönderilip ve oradan dahi devletce sıfât-ı resmiyesi olmayarak yanlarına bir münâsib me’mûr katılıp hükümdâr-ı müşârun-ileyh cânibine irsâl ile ber-minvâl-i muharrer keyfiyyetine ma‘lûmât-ı yakîniyye istihsâl olundukdan sonra iktizâ-yı hâlin icrâsı ve me’mûr-ı merkûma i‘tâsı lâzım gelecek ta‘lîmât bu tarafda kaleme alınarak manzûr-ı âlî buyruldukdan sonra müşârun-ileyh hazretlerine verilmesi ve gelen adam vapur-ı mezkûra irkâben Mısr’a gönderilmek üzre yanında bulunan tevâbi‘iyle

kendüsine ol mikdar atiyye-i seniyye i‘tâ olunması müte‘allik ve şeref-sudûr buyrulan emr u irâde-i seniyye-i cenâb-ı şehinşâhî muktezâ-yı münîfinden olarak mezkûr mazbata ve kağıd yine savb-ı âli-i âsafîlerine i‘âde kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân hazreti veliyyü’l-emrindir.

Fî 17 Safer [12]68 / [12 Aralık 1851], Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), İ. Meclis-i Vâlâ 7706.

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 12 Aralık 1851, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), İ. Meclis-i Vâlâ 7706.

Belge; Fotoğraf. Bizdeki belgenin kalitesi düşük olduğundan pcteknik.net’ten aldığımız aynı belgeyi yüksek kaliteli olarak istifadenize sunduk.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 19

Beyrut ve Cebel-i Lübnan’daki muhtaçlar ile yetimhaneler için umumi mutfak açılıp erzak dağıtılması hususunda Meclis-i Vükelâ kararı

***

(Emirde, “müslüman muhtaçlar” denilmeyip sadece “muhtaçlar” ibaresinin yer alması, yardımda müslim ve gayr-i müslim ayrımı yapılmadığını göstermektedir.)

***

Beyrut ve Cebel-i Lübnan’daki muhtaçlar ile yetimhaneler için umumi mutfak açılıp erzak dağıtılması hususunda Meclis-i Vükelâ’da karar alınmıştır.

***

Meclis-i Vükelâ müzâkerâtına mahsûs zabıtnâme

Tarihi: 17 Cumâde’l-ûlâ sene [1]335

11 Mart sene [1]333

Hulâsa-i Meâli Kararı

Beyrut ve Cebel-i Lübnan’ın muhtâcîn ahâlîsini it‘âm ve eytâmhâneleri idâre içün umûmî matbahlar küşâdı ve erzâk tevzî‘i zımnında seferberlik tertîbinden Beyrut Vilâyetine iki bin ve Cebel-i Lübnan’a sekiz bin lira verilmesi ve keyfiyetin Harbiye ve Dâhiliye nezâretlerine tebliği tezekkür kılındı.

[12 Mart 1917], Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), MV 207/17

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan V. Mehmed Reşad Han, 12 Mart 1917, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), MV 207/17.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 20

Kırım’ın Kerc şehrinden hicret edip sığınma talebinde bulunan yahudilerin, Osmanlı Devleti’nde yaşayan diğer yahudilerle mezhep farkllıklarından dolayı, hahamları kendilerinden olmak üzere kabullerinin uygun görüldüğüne dair ferman

***

 Atûfetlü efendim hazretleri

Kerc’den bu tarafa hicret etmiş olan Yehûd cemâ‘atinin teba‘iyyet-i saltanat-ı seniyyeye kabûl olunmaları ve umûr-ı mezhebiyyece bura Yehûdîlerinden farkları olduğundan ayrıca bir sınıf i‘tibâr olunmaları istid‘âsına dâir i‘tâ etmiş oldukları arzuhâlin tercemesi meşmûl-i nazar-ı şevket-eser-i hazreti şehriyârî buyrulmak içün arz u takdîm kılındı. Cemâ‘at-i mezkûrenin burada bulunan Yehûd milletiyle mezhebce farkları olduğundan hahamları kendülerinden olmak ve mu‘âmelât-ı sâ’irede Zabtiye müşîri devletlü paşa hazretlerinin taht-ı idâresinde bulunmak üzre kendülerinin tâbi‘iyyet-i saltanat-ı seniyyeye kabûl olunmaları muvâfık-ı emsâl görünüyor ise de yine her ne vechile emr u irâde-i seniyye-i hazreti mülûkâne müte‘allik ve şeref-sünûh buyrulur ise ana göre hareket olunacağı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.

Fî 4 Z. sene [12]72

***

Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki

Enmile-zîb-i ibcâl olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle zikr olunan terceme manzûr-ı âlî-i cenâb-ı mülûkâne buyrulmuş ve istîzân buyurulduğu vechile cemâat-i mezkûrenin hahamları kendülerinden olmak ve mu‘âmelât-ı sâ’irede müşîr-i müşârun-ileyh hazretlerinin taht-ı idâresinde bulunmak üzre kendülerinin tâbi‘iyyet-i saltanat-ı seniyyeye kabûl olunmaları müte‘allik ve şerefsudûr buyrulan emr u irâde-i seniyye-i hazreti pâdişâhî iktizâ-yı celîlinden bulunmuş ve mezkûr terceme yine savb-ı sâmî-i âsafîlerine i‘âde kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân hazreti veliyyü’lemrindir.

Fî 5 Z. [12]72 / [7 Ağustos 1856], BOA. I. Hâriciye 6857.

 

**********

KAYNAK: Sultan Abdülmecid Han, 7 Ağustos 1856, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), I. Hâriciye 6857.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 21

Kırım’ın Gözleve, Sivastopol ve Kerc şehirlerinde bir kısım halk Rusya korkusuyla Osmanlı Devleti’ne iltica etmek isteyen mültecilerin ulaşımı ve yerleştirilmelerini düzenlemek için oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan mazbata

***

(Dünya’ya, bilhassa kemalistlere insanlık dersi)

Kırım’ın Gözleve, Sivastopol ve Kerc şehirlerinde bir kısım halk Rusya korkusuyla Osmanlı Devleti’ne iltica etmek niyetindedirler. Mültecilerin ulaşımı ve yerleştirilmelerini düzenlemek için oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan mazbatada şu görüşler yer almaktadır:

“Bu halkın iltica taleplerinin kabulü uygundur. Mülteciler memleketlerindeki emlak ve varlıkları nı terk edeceklerinden, hangi milletten olursa olsun, kendilerine yeni mesken, ziraat aleti ve yiyeceklerinin sağlanması için Dobruca ve başka yerlerde arazi ve emlaklar ücretsiz tahsis edilecektir.”

Atûfetlü efendim hazretleri

Gözleve ahâlîsinden ekseri ve Sivastopol ve Kerc taraşarından dahi ba‘zıları, mesele-i hâzırada Rusyaluyu dil-gîr etmiş olmalarıyla yerlerinde kalmakdan havf u telâş ederek hicret emelinde bulundukları ve bu bâbda düvel-i müttefika taraşarından dahi ifâdât vukû‘ bulduğu cihetle bunların sûret-i nakl ü iskânı husûsuna dâ’ir mahsûs komisyon akdiyle kaleme alınan mazbata Meclis-i Meşveret’de kırâ’et olunup melce’ ü penâh-ı hâcet-mendân olan sâye-i Hilâfetpîrâye-i hazreti pâdişâhîye ilticâ arzûsunda bulunan ahâlî-i merkûmenin kabûlü meşmûl-i cihân olan merâhim ve eşfâk-ı seniyyeye muvâfık olacağından ve bunlar mahallerinde bulunan akâr ve emlâk ve sermâyelerini terk ile hicret edecekleri cihetle haklarında her dürlü müsâ‘adât-ı celîle ve a‘tâf-ı aliyye-i hazreti mülûkâne bî-dirîğ ve şâyân buyrulmak lâzım geleceğinden, hicret edecek ahâlî her ne milletden olur ise olsun âsâr-ı merhamet ve ınâyet-i seniyye-i cenâb-ı şehinşâhîden hisseyâb olmak ve sâye-i mekârim-vâye-i milkdârîde yeni başdan mesken ve me’vâ tedârikiyle esbâb-ı zirâat ve ta‘ayyüşleri tanzîmkılınmak içün Dobruca’da ve sâir münâsib yerlerde kendülerine lüzûmu olan arâzî ve emlâkin taraf-ı Devlet-i Aliyye’den meccânen tahsîs ve i‘tâ ve hayvânâtca ve tohumca ve sâ’ir levâzımâtca dahi mu‘âvenât ve müsâ‘adât-ı sâ’ire-i muktezıye icrâ olunmak üzre ahâlî-i merkûmeden bu arzûda bulunanların bir ân evvel hüsn-i tedbîr ile Balçık Iskelesi’ne nakl ü ihrâcları sûretinin ve ber-mûceb-i mazbata müteferri‘âtının sür‘at-i icrâsı beyne’l-huzzâr dahi tasvîb kılınmış olup çünki mu‘âhede-i umûmiyye tasdîknâmelerinin mübâdelesi zamânı takarrüb ederek ahâlî-i merkûmenin ise ondan sonraya bırakılması münâsib olmayacağından vaktin ziyâde darlığı cihetiyle bunlar tasdîknâmelerin mübâdelesinden evvel mahallerinden çıkarılmak için mahâll-i merkûmeden naklolunacak Asâkir-i Şâhâne ile berâber ahâlîden istekli olanların birlikde gelmeleri esbâbının mukaddemâtına teşebbüs olunmuş olmağın gerek esâs-ı mâdde ve gerek teferruât-ı meşrûhası hakkında her ne vechile emr u fermân-ı merâhim-beyân-ı cenâb-ı mülûkâne müte‘allik ve şerefsudûr buyrulur ise muktezâ-yı âlîsi icrâ olunacağı ve mezkûr mazbata berâber olan evrâk ile manzûr-ı me‘âlî-mevfûr-ı hazreti şehinşâhî buyrulmak için arz u takdîm kılındığı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîmine mübâderet olundu efendim.

Fî 18 fi. sene [12]72

***

Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki

Resîde-i dest-i i‘zâz olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle zikrolunan mazbata ve evrâk manzûr-ı me‘âlî-mevfûr-ı cenâb-ı pâdişâhî buyrulmuşdur. Gerek esâs-ı mâdde ve gerek teferru‘ât-ı meşrûha münâsib ve yolunda görünmüş olmasıyla tasvîb ve istîzân buyurulduğu üzre iktizâlarının sür‘at-i icrâsı müte‘allik ve şeref-sudûr buyrulan emr ü irâde-i seniyye-i hazreti mülûkâne muktezâ-yı

münîfinden olarak mârru’l-beyân mazbata ve evrâk yine savb-ı âlî-i âsafîlerine iâde ve tesyîr kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân hazreti veliyyü’l-emrindir.

Fî 19 fi. sene [12]72 / [25 Nisan 1856], BOA. I. Meclis-i Mahsûs 266

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 25 Nisan 1856, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), I. Meclis-i Mahsûs 266.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 22

Hıristiyan memleketinden kalkıp, Osmanlı’ya iltica eden 3 Rum hakkında belge

***

Bulgaristan’ın Göklen köyü halkından ve Rum milletinden üç kişi, Bulgarlardan gördükleri mezâlim ve baskı sebebiyle Dolen mıntıkasında bulunan Ayvaztepe Karakolu’na giderek Osmanlı Devleti’ne iltica etmişlerdir.

***

Başkitâbet’e Dokuzuncu Fırka-i Hümâyûnları Kumandanlığı’ndan şifre Bulgaristan’ın Göklen karyesi ahâlîsinden ve Rum milletinden üç şahsın emâret Bulgarlarından gördükleri mezâlim ve tazyîkâta binâ’en hatt-ı imtiyâzın Dolen mıntıkasında kâ’in Ayvaztepe karakoluna ilticâ ve zîr-i cenâh-ı müstelzimü’l-felâh-ı saltanat-ı seniyyeye arz-ı dehâlet etmeleriyle hükûmet-i mahalliyeye teslîm olundukları ma‘rûzdur. Fermân.

Fî 12 Şa‘bân sene [1]324 ve fî 17 Eylül sene [1]322

Müşîr

Ibrahim

Bir sûretinin Müşîr Edhem Paşa kullarına tevdî‘ kılındığı ma‘rûzdur. Fermân.

Fî 18 Eylül sene [1]322

Kulları

Asım

[1 Ekim 1906], BOA. Y. PRK. ASK 241/80_1

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan II. Abdülhamid Han, 1 Ekim 1906, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), Y. PRK. ASK 241/80_1

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 23

Islam hukukuna göre zimmîlerin bulundukları ülkede adlî otonomileri vardı. Daha çok özel hukuka giren belirli bir takım davalarını kendi ruhânî liderlerinin önünde çözümletebilecekleri gibi, kadılar huzuruna da götürebilirlerdi. Bir başka deyişle Islam hukuku zimmîleri bu konuda serbest bırakmıştır.[1] Osmanlı Devleti’nde de aynı esaslar geçerli olmuştur. Gayr-i müslim Osmanlı teb’asının, nikah, talak, drahoma*, cihaz, nafaka, vakıf, vasiyet gibi ahvâl-i şahsiyye denilen ve daha çok şahıs, aile ve miras hukukuna ilişkin dâvâların ruhânî meclis de denilen cemaat mahkemeleri bakıp çözmüştür.[2] Zimmîlerin üst dereceli din adamlarının dünyevî suçlardan yargılanması ise Divan-ı Hümâyun’da olurdu.[3]

***

*Drahoma: Hristiyan ve Musevilerde gelinin damada verdiği para veya mal.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Gülnihal Bozkurt: “Islam Hukukunda Zimmîler”, DEÜHFD, cild 3, sayfa 1-4; Ahmed Özel, Islam Hukukunda Ülke Kavramı, Istanbul 1982, sayfa 200; Fahreddin Atar, Islam Adliye Teşkilatı, 3.b, Ankara 1991, sayfa 226.

[2] Mehmed Şevki, Cabirzâde: Tayin-i Merci, Istanbul 1322, sayfa 225; Gülnihal Bozkurt: Gayrımüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki Durumu, Ankara 1989, sayfa 23; Bilal Eryılmaz, Gayrımüslim Teb’anın Yönetimi, Istanbul 1990, sayfa 41; Sir Charles Eliot, Avrupa’daki Türkiye, Tercüme: A. Sınar/Ş. S. Titret, Istanbul tsz, 1/80-153, sayfa 217.

[3] Örn. Bir metropolidin davasının burada görüleceğini bildiren vesika (Belge) : Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet-Adliye, no: 1137, t: 27 S (Safer) 1211/1796.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 24

Böyle bir Devlet ve yönetim dururken, bayrağı haç olan Isviçre’den; “Medeni kanunu”, Diktatör Hitler’in Nazi Almanya’sından; “Borçlar/Ticaret kanunu”, Diktatör Mussolini’nin faşist Italya’sından “Ceza kanunu” aldılar ve müslüman millete zorla dayattılar. Kötüledikleri Osmanlı, bu barbarlığı bırakın müslümanları ; gayr-i müslimlere dahi yapmamıştır. Ecdad tarih yazmış, evlat okumaktan aciz.

***

Gayr-i Müslimlerin Hak ve Sorumlulukları

Müslümanlar tarafından fethedilen bir memlekette gayrimüslimlerin hakları, oranın fethediliş şekline bağlıdır. Ülke savaşarak fethedilmişse orada yaşayanlar köle, malları da ganimet olur. Ancak, savaş yapılmadan teslim edilirse o zaman anlaşma hükümlerine uyulur ve zimmet ahkâmına göre muamele edilir. Istanbul savaşarak alınmış olmasına rağmen Fatih, yağmayı durdurmuş, esirleri serbest bırakmıştır. Bazılarına da vergi muafiyeti sağlamıştır.[1]

Osmanlı Imparatorluğu’ndaki bu uygulama sadece Fatih’e mahsus değildir. Özellikle Balkanlarda birçok bölgede bu siyaset izlenmiştir. Idaredeki hoşgörü, imtiyazlar verilerek halka yansıtılmıştır. Reâyâya can ve mallarını koruma garantisi verilmiştir. Gayrimüslimlerin, askerlik hizmeti karşılığı olarak cizye ödeme mecburiyetleri vardır.[2] Bu vergi dışında, Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bir fark yoktur. Farklı hukuklara tabi olsalar da Devlet, tebaasının tamamına eşit koruma sağlamış ve eşit muamele etmiştir.[3]

Hıristiyan tebaanın âyinlerini yerine getirmelerine, kitap ve ikonlarını taşımalarına ve bayramlarını açıkça kutlamalarına karışılmamıştır.[4] Ana dillerini kullanmaları serbest olup,[5] kendi mülkiyetlerinde istedikleri gibi tasarruf etme, ticari faaliyetlerde bulunma ve seyahat etme özgürlükleri garanti edilmiştir. Birçok manastır ve dinî gruba imtiyazlar verilerek bunlar fonksiyonel hale getirilmişti.[6]

Hıristiyan ve diğer uyruklardan devlet memuru atanabiliyor, atananlar Müslüman meslektaşlarıyla aynı maaşı alıyorlardı. Hıristiyanlar devlet tarafından verilen hizmetlerden de istifade ediyorlardı. Çocuklarını kendi arzularına göre eğitme hakları vardı.[7]

Her Hıristiyan malının üçte birini kiliseye, manastıra, metropolite veya piskoposa vasiyet edebilir, bu konuda gayrimüslimlerin şahitlikleri de kabul edilirdi. Manastır, kilise veya fakirler için yapılmış vakıflara kimsenin müdahale hakkı olmayıp, bunlar devlet tarafından muhafaza edilir, vakfın bozulmasına müsaade edilmezdi. Hıristiyanlar da Müslümanlar gibi vakıflarını, vilayet ve kazalarda bulunan şeriat mahkemelerinde tescil ettirmişler, kadınlardan da mütevelli seçebilmişlerdir. Anlaşmazlık durumunda üst mahkeme olan Istanbul kadılığına müracaat edilmiş, burada da çözülemezse Divan-ı Hümayun’da görüşülerek sonuç ilgililere bildirilmiştir. Vakıfların yozlaştırılması ve kötü amaçlarla kullanılmasını engellemek için, hesapları devamlı kadılar tarafından kontrol edilmiştir.[8]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Halil Inalcık, The Policy of Mehmed II Toward the Greek Population of Istanbul and the Byzantine Buildings of the City, Dumbarton Oaks Papers, C. 23-24, 1969-70, sayfa 231-232.

[2] Devlet için doğancılık, şahincilik, derbentlik vb. görevlerde çalışan gayrimüslimler Müslüman meslektaşları gibi vergiden muaftılar. Ayrıca, özellikle Bulgaristan’ın bazı bölgelerde bulunan gayrimüslimler yolların güvenliğini sağladıkları, köprüleri tamir ettikleri; bazı bölgelerin insanları (devletin yoğun olarak ihtiyaç duyduğu) metal sanayi ile uğraştıkları için vergiden muaf tutulmuşlardır. Diğer taraftan gayrimüslim kadınlar, çocuklar, çalışma gücü olmayan erkekler, yaşılar ve köleler cizye vermekle mükellef değillerdi. Dolayısıyla Osmanlı idaresinde yaşayan her gayrimüslim cizye vermekle mükellefti gibi bir sonuca varmak imkanı bulunmamaktadır. Bakınız; Kemal H. Karpat, “Millets and Nationality: The Roots of the Incongruity of Nation and State in the Post-Ottoman Era”, Christians and Jews in the Ottoman Empire: the Functioning of a Plural Society, (Ed. Braude, B., – Lewis, B.), New York and London, 1982, cild 1, sayfa 150.

[3] Halil Inalcık, “The Turks and the Balkans”, Turkish Review of Balkan Studies, cild 1, 1993, sayfa 18-19.

[4] Machiel Kiel, Art and Society of Bulgaria in the Turkish Period, Maastricht, 1985, sayfa 147.

[5] Osmanlı devletinde resmi dil Türkçe olmakla beraber, gayri Türk unsurların kendi dillerini kullanmalarına da müdahale edilmemiş hatta devlete yapmış oldukları resmi müracaatlar da bile kendi dillerini kullanabilmişlerdir. Osmanlı arşivlerinde resmi makamlara sunulmuş yüzlerce Arapça, Farsça, Grekçe, Sırpça vb. dillerde yazılmış arzuhal ve mahzarlar bulunması bunun en açık delilidir. Ayrıca Divan-ı Hümayunda ve taşradaki Osmanlı mahkemelerinde tercüman bulundurmanın zorunlu olduğu bilinmektedir. Bakınız;. Mehmet Ipşirli, “Osmanlı’da Mensubiyet ve Kıyafetler”, Osmanlı Devletinde Din ve Vicdan Hürriyeti, (Ed. Azmi Özcan), Istanbul, 2000, sayfa 166.

[6] N. Pantazopoulos, “Community, Laws and Customs of Western Macedonia under Ottoman Rule”, Balkan Studies, cild 2, 1961, sayfa 5.

[7] Yavuz Ercan, “Türkiye’de XV. ve XVI. Yüzyıllarda Gayrimüslimlerin Hukuki, Içtimai ve Iktisadi Durumu”, Belleten, cild 47, sayı 188, 1983, sayfa 1144. Ayrica bakınız; Bilal Eryılmaz, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetimi, Istanbul, 1990, sayfa 44-45.

[8] Ziroyevic, Olga, “Osmanlı Dönemi Hıristiyan Vakıfları”, Osmanlı Devletinde Din ve Vicdan Hürriyeti, (Ed. Azmi Özcan), Istanbul, 2000, sayfa 212-213. Istanbul şer’iyye mahkemesince Istanbul’un fethinden sonraki yaklaşık beş asırlık dönemde (1483-1924), tescil edilen gayrimüslimlere ait vakıf sayısı 50’den fazladır. Bakınız; Ismail Kurt, “Müzakere Metni”, Osmanlı Devletinde Din ve Vicdan Hürriyeti, (Ed. Azmi Özcan), Istanbul, 2000, sayfa 217-218.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 25 ve SON

***

Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt şöyle bir itirafta bulundu:

“Türkler tarafından 150 yıl boyunca idare edilmemizi şans olarak tanımlıyorum. Ülkemiz Türkler değil de başka bir millet tarafından alınsaydı, dilimizi ve dinimizi değiştirmemizi isteyeceklerdi, biz de asimile olacaktık. 150 yıl boyunca Macaristan Türkler için stratejik bir yer oldu.”

 

**********

 

KAYNAK: Hürriyet Gazetesi, 25 Ocak 2011.

***

Osmanlı’nın insana verdiği değeri 25 bölümde anlatmaya çalıştık, ancak değil 25; “2555” bölümde dahi anlatılamaz. Onlarca belge ve delil sunduk ve daha onlarcasını da sunabiliriz, lakin bu kadarla iktifa ediyor ve yazımızı noktalıyoruz.

Daha fazla bilgi ve belge için “Belgelerle Gerçek Tarih” isimli eserimizin 789’uncu sayfasında ücretsiz indirebilmeniz için “Belgelerin Diliyle Osmanlı Hoşgörüsü” isimli 4 cild kitabın bağlantıları bulunmaktadır.

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli eserimizi üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

Ayrıca Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci‘nin, “Islâm Hukuku” (Umumî Esaslar), “Osmanlı Hukuku”, “Osmanlı Mahkemeler”i ve “Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle”  isimli 4 eserini tavsiye ederiz.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi

Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi

Ey Atatürkçüler! Bize inanmıyorsunuz, o halde alın size yabancı gözüyle Lozan ve neticesi…

1922-1923 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin Türkiye büyükelçisi olarak Ankara’da bulunan Semyon Ivanoviç Aralov’un, Lozan Konferansı’nın sonuçları ile alakalı olarak hatıratında:

“… Ingiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, eskiden Türkiye’nin olan Musul’u ve daha başka yerleri Türkiye’den koparmayı, Yunanlıların yakıp yıktığı şehir, kasaba ve köyler için Yunanlılara tamirat parası verdirmemeyi ve Boğazlar meselesinde Ingiliz planını gerçekleştirmeyi başardı.

Türkiye’nin Musul’u bırakması ve tamirat parasından vazgeçmesi karşılığı olarak kendisine küçücük Karaağaç bölgesinin verilmesiyle yetindi” diye yazdı.

 

**********

 

KAYNAK:

Semyon Ivanoviç Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları, Birey-Toplum Yay., Istanbul 1985, sayfa 233.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yahudi yazardan şok iddialar: “Atatürk Dönme’ydi”

Yahudi yazardan şok iddialar: “Atatürk Dönme’ydi”

Yazar, 13 yıl önce yazdığı makaleden de bahsediyor… O yazıyı da sitemizde paylaşmıştık… Bağlanmak isteyenlere linki ekliyorum:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-sabetayist-miydi/

***

1911’in yağmurlu bir Kudüs akşamında bir barda gazeteci Ben-Avi’ye sırrını açıklayan çakırkeyf genç Osmanlı subayı modern laik Türkiye’nin kurucusu Atatürk müydü?

Bundan bir sene önce 24 Temmuz 2007’de The New York Sun editörü Hillel Halkin, köşesine ilginç iddialar taşıdı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yüzde 47 ile kazandığı seçimlerden iki gün sonra yazdığı yazıda Halkin, bundan 13 yıl kadar önce yazdığı bir makaleyle ilgili olarak ortaya çıkan yeni kanıtları ileri sürdü.

Ben-Avi adlı bir gazetecinin otobiyografisine dayandırdığı iddiasına göre Atatürk bir Yahudi Dönmesi’ydi.*

O zamanlar Türkiye’sinde ayaklanmalar başlatacağından ve laik devrimi devireceğinden endişe ederek yayınladığı yazısına, 2007’de e-postayla gelen cevaptaki diğer kanıtları da bu yazısında paylaştı.

***

TIMETURK’ün ortaya çıkardığı bu yazının tercümesini okuyucularımızın istifadesine sunuyoruz:

Atatürk’ün Türkiye’si devrildi

Bundan 12 ya da 13 yıl kadar önce haftalık “New York gazetesi Forward” için çalışırken modern laik Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk hakkında bir yazı yazdım ve biraz da endişeyle gazeteye yolladım. (Söz konusu gazeteyi de yukarıda vermiş olduğum linkteki konumuzda görebilirsiniz)

Yazıda, Atatürk’ün babasının Yahudi, daha da net bir ifadeyle, Dönme olma olasılığıyla ilgili kanıtlar sunmuştum.

Dönmeler*, 17’nci yüzyıl Mesihlik iddiasındaki Türk-Yahudi’si Sabetay Sevi’nin İslam’a dönmesinin ardından ona inanmaya devam eden takipçilerinin oluşturduğu heretik** Yahudi tarikatıdır.

Sevi’ye öykünerek Yahudi gizli hayatlarına devam eden ve dışarı karşı Müslüman görünen ayrı ve gölgeler içindeki grup varlığını 20’nci yüzyıla başarıyla taşıdı.

Birçok biyografide Atatürk’ün babasıyla ilgili 3 ya da 4 farklı geçmiş verilir. Her ne kadar kimse onu Yahudi olarak tanımlamadıysa da, bunların farklılığı onun aile orijinin sakladığını düşündürmektedir.

Bu kanıt, her ne kadar sınırlı da olsa, oldukça şaşırtıcıydı. Yahudi gazeteci Itamar Ben-Avi’nin Uzun zamandır unutulmuş otobiyografisinde 1911’in geç kışında yağmurlu bir Kudüs akşamında barda tanıştığı genç bir yüzbaşıyı anlattığı bölüm bu kanıtın en güçlü yanıydı.

Çok fazla araktan (pirinç ve şeker kamışından elde edilen bir tür rakı) çakırkeyif olan yüzbaşı sadece tüm Dönme ve Yahudilerin bileceği ancak hiçbir Müslüman Türk’ün bilemeyeceği Shema Yisra’el ya da “Duy ey İsrail” duasının İbranice açılış sözlerini ezberden okuyarak Ben-Avi’ye Yahudi olduğu sırrını verdi. Yazdığına göre, 10 yıl sonra, Ben-Avi, bir gazeteyi açtığında manşette Türkiye’de bir darbe olduğunu ve fotoğraftaki liderin o gece tanıştığı genç subay olduğunu gördü.

O sıralar, Atatürk tarzı laikliğe İslamcı siyasi muhalefet güç kazanıyordu. Merak ediyordum, New York’ta Yahudi bir gazete modern Türkiye’nin kurucusunun yarı Yahudi olduğunu ilan etse ne olurdu? Ayaklanmalar, Atatürk’ün heykellerinin yıkılışı, onlarla yarattığı laik devletin sallandığı gözlerimin önüne geldi.

Tasalarımı kendime saklayabilirdim. Makale Forward’da yayınlandı ve herhangi bir yerden doğru dürüst bir geri dönüş olmadı ve Türkiye’de hayat eskisi gibi devam etti. Bildiğim kadarıyla yazdığımı tek bir Türk bile okumadı. Sonrasında, birkaç ay önce, okumuş olan birinden bir e-posta aldım. Adını vermeyeceğim. Bir Avrupa ülkesinde yaşayan, iyi eğitimli, finans sektöründe çalışan ve sadık laik bir Kemalist olan bu kişi bana Forward’da makaleme rastladığını ve onunla ilgili tarihi araştırma yapmaya karar verdiğini yazdı.

Atatürk’ün gerçekten de, 1911’in geç kışında Libya’da İtalyanlarla savaşan Türk kuvvetlerine katılmak için Mısır’dan Şam’a gittiğini ve rotasının Ben-Avi’nin onunla tanıştığını iddia ettiği yerden yani Kudüs’ten geçmiş olabileceğini keşfettiğini aktardı.

Daha da ötesi, 1911’de Atatürk’ün gerçekten yüzbaşı olduğunu ve Ben-Avi’nin otobiyografisini yazdığında bilemeyeceği alkol düşkünlüğünün de tutarlı olduğunu belirtti.

E-postanın Türk sahibinin parçaları birleştirerek ulaştığı başka bir şey de şu: Atatürk’ün doğduğu ve büyüdüğü Selanik, onun zamanında yüksek Dönme nüfusu olan büyük bir Yahudi şehriydi. Atatürk’ün gittiği ve “Şemsi Efendi” okulu da, Dönme topluluğun lideri “Şimon Zvi” tarafından yönetiliyordu. E-posta şu sözlerle noktalanıyordu:

“Şimdi biliyorum, gerçekten biliyorum (ve bir parça bile şüphem yok), Atatürk’ün ailesi gerçekten Yahudi soyundan.”

Zaten benim de en ufak bir şüphem yoktu. Köşemin olası sonuçlarının azametiyle ilgili sanrılardan artık acı çekmediğimden değil, aynı zamanda Kemalist Türkiye’nin laik varlığının yıkılacağından korkmaya ihtiyaç olmadığından bu sefer daha az endişem vardı.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin rakipleri karşısında laik Türkiye’nin, en azından Atatürk’ün öngördüğü şeklinin, tarihte kaldığını bile söylemenin mümkün olabileceği ezici bir zaferle tekrar iktidara döndüğü iki gün önceki Türk seçimlerinde resmen ve geri dönülmez şekilde yıkıldı.

Gerçekten sistematik olarak gizlemeye çalıştığı Atatürk’ün Yahudiliği, her şeyin üstünde, onun zamanında neredeyse her Türk’ün büyüdüğü din olan İslam’a karşı sert düşmanlığı ve İslamcı paydaşının sürüldüğü katı bir Türk milliyetçiliği yaratmadaki çelik iradesi gibi onun hakkında birçok şeyi açıklıyor.

I. Dünya Savaşı’nda Hıristiyan Ermeni soykırımından ve 1920’lerde neredeyse tüm Hıristiyan Rumları sürmesinden sonra Türkiye’nin yüzde 99’unu oluşturan Müslüman çoğunluğunun dini kimliğini fena şekilde silmek isteyen bir dini azınlığın üyesinden başka kim olabilirdi?

Atatürk asla Yahudi geçmişinden utanır gibi görünmedi. Sakladı çünkü saklamamak siyasi bir intihar olurdu. Onun mirası laik Türk devleti de bunu sakladı ve bununla beraber içinde niyetleri ve amaçlarının olduğu asla yayınlanmayan kişisel günlüğü de devlet sırrı olarak bunca yıl gizlendi. Artık saklamaya ihtiyaç yok. İslamcı karşıdevrim o ortaya çıkmadan bile Türkiye’de günü kazandı.

***

* Dönmeler: Sabetaycılık, 17. yüzyılda İzmir ve çevresinde ortaya çıkan Sabatay Sevi’nin kurucusu olduğu, onu mesih kabul eden, Yahudi Mistisizmine ve Kabbala’ya dayanan inanç. (Vikipedia)

** Heretik: batıl

 

**********

 

KAYNAK: TIMETURK

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk’ün öğretmeni Şemsi Efendi’nin gerçek ismi Şimon Zvi’dir (Kemalist kaynaklı)

M. Kemal Atatürk’ün Selanik’teki öğretmeni Şemsi Efendi’nin gerçek ismi Şimon Zvi’dir, aynı zamanda Sabetayist’tir (Kemalist kaynaklı paylaşım)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


M. Kemal Atatürk’ün öğretmeni yahudi haham Şemsi Efendi, yani Şimon Zvi

***

M. Kemal Atatürk’ün Selanik’teki öğretmeni Şemsi Efendi’nin gerçek isminin Şimon Zvi olduğunu ve aynı zamanda Sabetayist olduğunu söylüyorduk… Ancak okullarda beyni yıkanmış Atatürkçüler buna karşı çıkıyorlar ve inanmıyorlardı. Şimdi Atatürkçü birisini kaynak göstererek iddiamızı kanıtlayalım.

M. Kemal Atatürk’ün öğretmeni yahudi haham Şemsi Efendi, yani Şimon Zvi’nin çoğunlukla Sabetayistlerin gömüldüğü Üsküdar Bülbülderesi mezarlığında bulunan mezartaşı

***

Atatürkçü Soner Yalçın bu konuda şöyle yazıyor:

“…Artık Selanik’te cemaatlerin finanse ettiği modern eğitim veren okullar faaliyetteydi. Bunların en ünlüsü, 1873’te Vali Midhat Paşa zamanında, Şemsi Efendi (Şimon Zvi) tarafından açılan Fevziye Mektebi’ydi. Yoksul bir ailenin çocuğu olan rüştiye mezunu Şemsi Efendi öğretmen olmak ve mahalle mektebinde uygulanan ezbercilik sisteminden koparak yeni öğretim yöntemleri uygulamak amacıyla bu okulu açmıştı. Şemsi Efendi Sabetayist’ti.”[1]

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Soner Yalçın, Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 31. Baskı, 2004, sayfa 59.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Selanik: Bir Yahudi kenti (kemalist kaynaklı paylaşım)

Selanik: Bir Yahudi kenti (kemalist kaynaklı paylaşım)

Kimi yazarlara göre Selanik, bir Yahudi ve Sabetayist kentiydi. Balkanlar’ın Kudüs’ü olarak biliniyordu. Nüfusun çoğunluğu dört yüzyıldan beri İspanyolca-İbranîce karışımı Ladino dilini konuşan Yahudilerdi. Ama nüfus tamamıyla Yahudilerden oluşmuyordu.

1870’te Selanik’in nüfusu 90 000’di. Bunların 50 000’i Yahudi, 22 000’i Müslüman ve Sabetayist, 18 000’i Rum’du. Selanik aynı zamanda Sabetayistlerin (yahudi dönmelerin) en kalabalık olduğu şehir idi. Sayıları hiç de küçümsenecek bir nüfus değildi.[1]

Selanik nüfusunun 22.ooo’inin “Müslüman ve Sabetayist” olduğu bildiriliyor. Sabetayistlerin “görünürde” Müslüman, ancak “aslında” yahudi oldukları için sağlıklı bir ayrım yapılamıyor.

Bu hususta daha fazla bilgi için şu konumuza bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/sabataycilik-donmelik-hakkinda-kisa-bilgi/

 

**********

KAYNAK:

[1] Soner Yalçın, Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 31. Baskı, 2004, sayfa 57.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk Sabetayist miydi?

M. Kemal Atatürk Sabetayist miydi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

New York’da çıkan FORWARD gazetesinde, “When Kemal Ataturk Recited Shema Yisrael” başlığıyla yayınlanan haberin küpürü

***

M. Kemal’in 30 Eylül 1911′de Kudüs Kamenitz Oteli’nde yahudi Eliezer Ben Yehuda’nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbeti:

M. Kemal: “SABETAY SEVİ’nin soyundan geliyorum. Kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün yahudiler onun mesihliği altında birleşse..” (yani hem burda bir yahudi olduğunu hemde yahudi inancına bağlı olduğunu söylüyor..)

M. Kemal: “Evimde Venedik’te basılmış eski bir TEVRAT var. Babam onu okumam için bana Karaim Yahudisi bir muallim tutmuştu. Öğrendiğim ayetlerden bazılarını hala hatırlayabiliyorum.” dedikten sonra biraz düşünüp..

“SHEMA YISRA’EL, ADONAI ELOHENU, ADONAI EHAD!” (yani “Dinle ey İsrail, Rabbin olan Tanrı tektir”) demiştir. Bu dua yahudilerin ünlü Shema duasıdır. M. Kemal demek ki, gizliden gizliye yahudi ibadetini ediyormuş, yani dinine bağlı bir yahudi hemde..

Daha sonra yahudi Itamar Ben Avi’nin “Efendim, bu Yahudilerin en mühim duasıdır!” demesi üzerine M. Kemal:

“Benim de gizli duamdır bayım, benim de..” diyerek etnik kökeninin ve dininin yahudi olduğunu beyan etmiştir..

(Sabetay Sevi, Yahudilerin bir kısmının peygamber, mesih kabul ettiği, Yahudi ırkına mensup, gizli öğretileri olan ve en önemlisi Selanik merkezli bir din kurmuş olan yalancı peygamberdir. Bir Osmanlı vatandaşıdır. Kurduğu yolun en büyük düsturu “Her kimin arasında olursa olsun bir sabetaycının onlardan gözükmesi ve bunu yaparken gerçekten onlara özenmemesi, kendi aslını bozmamasıdır. Yani, Hristiyanın arasında Hristiyan, Müslümanların arasında Müslüman gibi gözükürken aslında Sabetaycılıktan taviz vermemektir. Özünü kaybetmemektir.”)

.

**********

.

KAYNAKLAR:

New York’da yayınlanan FORWARD gazetesi, Zichron Yaakov’un “When Kemal Ataturk Recited Shema Yisrael” başlıklı  haberi, 28 Ocak 1994 (Gazete’de daha ayrıntılı bilgi mevcut, fakat biz özet olarak paylaştık.)

Ayrıca bakınız; M. Sükrü Hanioğlu, Ataturk: An Intellectual Biography, Princeton University P., New Jersey 2011, sayfa 215.

M. Kemal’in Kudüs’te Elizer Ben-Yehuda ve onun oğlu Itamar Ben-Avi ile görüştüğünü Türk Tarih Kurumu Genel Müdürü Uluğ Iğdemir de doğrulamaktadır. Ancak yukarıda verilen konuşmaya temas etmekten kaçınmaktadır. Bakınız;

Uluğ Iğdemir, Atatürk’ün Yaşamı, cild 1, 1881-1918, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1980, sayfa 23-25.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Sabetayistler nerelerde ikamet ediyorlardı ? (Kemalist kaynaklı paylaşım)

Sabetayistler nerelerde ikamet ediyorlardı ? (Kemalist kaynaklı paylaşım)

Sabetay Sevi

***

Öncelikle Sabetaycılığı bilmeyenler için bilgilenmeleri… Bilenler için de hafızalarındaki bilgilerin tazelenmesi babında kısa ve özet bilgi sunalım.

Sabetay Sevi 31 mayıs 1665 tarihinde “Mesih” olduğunu ilan etti. Yahudi inancına göre Mesih, kendilerine, bugünkü israil topraklarında bağımsız bir devlet kuracak ve dünyanın dört bir yanma dağılmış olan Yahudileri bir araya toplayacaktı.

Gelişmelerden rahatsız olan Osmanlı yönetimi Sabetay Sevi’yi tutukladı ve yargıladı. Sultan IV. Mehmed, çok uzun süren yargılamayı perde arkasından takip etti. Yargılama sonunda Sabetay Sevi Müslümanlığı kabul etti. (Dönme)

“Bu can bu bedende olduğu sürece Müslüman’ım” dedi ve “Mehmed Aziz Efendi” adını aldı. Karısı Sara ise “Fatma Hanım” adını seçti! Taraftarlarının bazıları bu hareketi ihanet olarak görüp, Sabetayist olmaktan vazgeçti. Hatta kimileri, “yeni durum”a karşı çıkıp intihar etti. Çoğunluk ise Müslümanlığı kabul etti. Kabul edenler kendilerine “maaminler” (inananlar) diyorlardı. Sabetay Sevi ve yandaşlarına, dinlerinden döndükleri için, “avdetî” (dönme) denilmeye başlandı.

Sabetayistler, islamiyet’i kabul ettiklerini söylemelerine, görünuşte Müslüman gibi hareket etmelerine rağmen, gerçekte Musevîliğe inanmaktaydılar.

Sabetayistlerin büyük çoğunluğu İspanyol göçmeni, yani “Sefarad”dı. Bu nedenle anadilleri Îbranîce-İspanyolca karışımı Ladino’ydu. Çoğu Türkçe’yi ve Rumca’yı da iyi derecede konuşuyordu.

**********

Bu kısa mukaddimeden sonra şimdi asıl konumuza gelelim…

Sabetaycılık sadece İzmir, Selanik gibi Osmanlı kentlerinde değil, Orta ve Kuzey Avrupa kentlerinde de yayılmıştı. Sabetay Sevi 1675 tarihinde öldü. Ve gerçek gizem bundan sonra kök saldı. Çünkü Mesih’e inanan büyük bir kesim Sabetay Sevi’nin gövdesel olarak Müslümanlığa döndüğünü, ancak ruhsal olarak göğe uçarak yeniden dünyaya döneceğine inandılar.

Sabetay’ın 1666’da din değiştirmesini izleyen on yıl boyunca yaklaşık 200 aile de Mesihlerinin izinden giderek Müslüman olmuştu, bu ailelerinin çoğu Edirne, Selanik, İstanbul, İzmir ve Bursa’daydı. Anadolu’da ve Balkanlar’da da din değiştiren bazı aileler vardı.1683 yılında Selanik’teki Yahudiler arasında kitlesel din değiştirmeler görüldü ve kısa sürede yaklaşık 300 aile Müslüman oldu.

Bilinen en eski kaynak olan Danimarkalı gezgin Karsten Nibeuhr’un 1784 tarihli eserinde, burada (Selanik’te) 600 dönme aile bulunduğu belirtiliyor. (John Freely, Kayıp Mesih, s. 254-255 ve 258)

Gershom Scholem, Sabetay Sevi adlı çalışmasında nüfusun 60 000 (altmış bin, o tarihte) olduğunu yazar. (s. 326)

Sabetay Sevi öldükten sonra Sabetaycılığın merkezi durumuna gelen kent Selanik’ti. Sabetay Sevi’nin son eşi Ayşe, Selanikli’ydi.

 

**********

 

KAYNAK:

Soner Yalçın, Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 31. Baskı, 2004, sayfa 38, 39, 40, 41

**********

NOT: Selanik ve Izmir’i kendilerine merkez seçmiş olan bu Sabetayist aileler, yani yahudi dönmelerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetiminde oldukları biliniyor.

– Bunların Medya’da söz sahibi olanları yıllarca Şeriat’ı kötülediler.

– Üniversitlerde üst görevde olanlar Islam’ın emri olan baş örtüsünü yasakladılar…

– Ordu da üst düzey görev yapanlar dinine bağlı insanları Ordu’ya almadılar. Namaz kılanları Ordu’dan ihraç ettiler. Başörtülü anaları yemin törenlerine almadıar.

– Siyaset’te yüksek mevkilerde bulunanlar ise, bu yahudi dönmesi Sabetayist aileleri desteklediler ve önlerini açtılar. Allah’ın (C.C.) Kuran da bildirdiği kanunları ülkemizde uygulamadan çıkarttılar.

??? Peki soruyorum “BEN MÜSLÜMANIM” diyen, fakat Laikliği savunan gafil kardeşlerime; Onlar “inançları gereği” işlerini yapıyorlar…

PEKI SIZ NE HALT YEMEYE BU OYUNA ORTAK OLUYORSUNUZ ???

ASLINIZA DÖNÜN, DIN’INIZE DÖNÜN… BU BIZDEN “GÖRÜNEN” FAKAT BIZDEN “OLMAYANLARIN” OYUNLARINA GELMEYIN. MÜSLÜMAN’A KARŞI, YAHUDILERI SAVUNMAYIN. ADAMLAR BUNLARI KENDILERI YAZIYOR, INKAR DA ETMIYORLAR.

ALLAH (CELLE CELALUHU) AÇIKCA “KURAN KANUNLARI ILE HÜKMEDILMESINI” EMRETMIŞTIR.

HALA YAHUDI AĞIZI VE PROPAGANDASI ILE KURAN’A KARŞI GELMEYIN.

NEDEN GENELDE IZMIR’LILERIN ISLAM VE KURAN ALEYHTARLIĞI YAPTIKLARINI ANLADINIZ MI ŞIMDI ?

ELBETTE DIN’INE SAHIP ÇIKAN IZMIR’LI MÜSLÜMANLARI TENZIH EDERIZ.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*